Bir gün Azrail bir kadının canını almak için karşısına çıkar. Kadın der ki:
-Ayy ben henüz hazır değilim.
 Azrail:
-Ama bana verilen listenin en başında sen varsın, deyince kadın:
-İyi tamam ama önce sana bir kahve yapayım, yol yorgunusundur, der.
Kadın kahvenin içine uyku hapı atar ve Azrail’e verir. Azrail derin bir uykuya dalar. Kadın Azrail’in uyumasını fırsat bilip listenin başında olan ismini silip en sona yazar. Azrail uyanınca;
-Sen bana çok iyi davrandın, teşekkür ederim. Bu yüzden ben de listenin en sonundan başlayacağım! der.

Yaşamaz olmak, terk-i hayat etmek ya da daha keskin bir ifadeyle ölüm; yaşamın yadsınmayacak en acı gerçekliklerinden biridir. Vakti geldiğinde her nefsin ölümü tadacağı  gerçeği herkes tarafından bilinip kabul edilse dahi ölümün  gerçek mahiyeti  sevdiklerimizin kaybı yaşandığında daha net kavranabiliyor. İnsanoğlunun ölüm karşısındaki çaresizliği ise onu korkuya, karamsarlığa, sıkıntıya ve ümitsizliğe sürüklüyor. Aslında insanı korkutan ölüm değil ölümün ardında bıraktığı boşluk ve yalnızlık duygusu...

Ölümün kaçınılmazlığı ve istenilmese dahi bir gün başa geleceği gerçekliğini  Yunus Emre “Sarı Çiçek”te  şöyle dile getirir:

“Yine sordum çiçeğe sizde ölüm var mıdır
Çiçek eydür ey derviş ölümsüz yer var mıdır”

Evet, gelin girmedik ev olur ama ölüm girmedik ev olmaz. Ne zaman geleceği bilinmeyen ve hayatın merkezinde yer alan  ölüm;  edebiyatımızda birçok şair ve yazarın  da ana temalarından biri olmuştur.

Cahit Sıtkı Tarancı Otuz Beş Yaş şiirinde ölüm gerçekliğini şöyle ifade eder:

Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o musalla taşında.

Yahya Kemal Beyatlı; “Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde” derken ölümü üzüntü ve sıkıntılardan uzak olan bir mutluluk diyarına benzetir. Ölümün korkulacak bir durum olmadığını, aksine mutluluk ve memnuniyet verici olduğunu belirtir.

Halk edebiyatının ünlü şairlerinden Karacaoğlan “Üç derdim var birbirinden seçilmez / Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm” derken ölümü üç dertten biri olarak telakki eder. Karacaoğlan yine bir başka şiirinde  “Kapımıza kara deve çökünce / Fırtınası şol alemi yıkınca / Cehenneme kul seçilip çıkınca / Kadir Mevlam o kullarından eyleme” derken Azrai’i kara bir deve ile özdeşleştirir. Karacaoğlan’nın dileği ise kara deveye binip cehenneme giden kullardan olmamaktır.
Yunus Emre ise insanoğlunun hayata karşı doyumsuzluğuna vurgu yapar ve der ki;

Ne acep olur şu âdem oğlanı,
Öleceğin hiç gönlüne gele mi?
Azrail çırnağın(tırnağın) vurup canına,
Alacağın hiç gönlüne gele mi?

Azrail alır bu cümle canları,
Toprağa düşürür nazik tenleri.
Giydirirler sana yensiz donları,
Giyeceğin hiç gönlüne gele mi? 


Yunus Emre’nin yukarıdaki dizelerinde insanoğlunun canına tırnağını vurup alan Azrail; melekü’l mevt yani ölüm meleği olarak bilinir.  Tasviri anlamda Kuran’da Azrail’le ilgili bilgi yer almaz. Ancak halk tasavvurunda heybetli, akça sakallı, al kanatlı bir ihtiyar olarak düşünülür. 

Azrail ile ilgili bir rivayet şöyledir:  Allah, Âdem’i yaratacağı zaman, onun topraktan olmasını irade buyurup dört büyük melekten, dünyadan bir avuç toprak getirmelerini istemiş. Cebrail, Mikail ve İsrafil, eli boş olarak Allah’ın huzuruna varmışlar. Allah onlara bu itaatsizliklerinin sebebini sorunca dünyanın, kendisinden bir parça koparılıp götürüleceğini öğrendiğinde çok ağlayıp yalvardığını, bu nedenle de ona acıyıp toprak alamadıklarını söylemişler. Aynı görev için dünyaya gönderilen Azrail, bir avuç toprakla geri dönmüş ve Allah’a, dünyanın ağladığını, kendisinden bir parça koparmaması için yalvardığını söylemiş ve şöyle devam etmiş: 

“Sen benim Rabbimsin, ben de senin kulunum. Elbette senin emrini yerine getirmek, dünyaya merhamet göstermekten daha önemlidir.”

 Bunun üzerine yaratıcı şöyle buyurmuş:

“Mademki merhameti tanımadın, bundan böyle ölüm meleği ol ve aldığın parçayı dünyaya geri vermek üzere toprak bedenlilerin canını kabzet.” (Pala 2008: 25-26)

 Bilindiği üzere Dede Korkut Kitabı edebiyatımızın mihenk taşlarındandır ve  bu kitaptaki hikayelerden biri  de Duha Koca Oğlu Deli Dumrul hikayesidir. Hikayede  Deli Dumrul ve Azrail arasında yaşananlar konu edilir.  Deli Dumrul, Azrail ile ilk karşılaştığında onu “heybetli bir ihtiyara” benzetir. Azrail’e  meydan okuyan  Deli Dumrul;  kuru bir çayın üzerine  köprü inşa eder. Bu köprüden geçenlerden 30 akçe, geçmeyenlerden ise döve döve 40 akçe alır. Bir gün  köprünün yakınına bir oba yerleşir ve bir süre sonra  obadan genç bir adam vefat eder. Duyduğu feryatlar  üzerine obaya giden Deli Dumrul, oğlanı öldürenin Azrail  adında birisi olduğunu öğrenir. Azrail’e çok öfkelenen  Deli Dumrul onunla karşılaşıp meydan okumaya karar  verir fakat onunla başa  çıkamaz.  Azrail  Tanrı’dan aldığı emir doğrultusunda Dumrul’un canına  karşı can bulursa kendi hayatını kurtarabileceğini  söyler. Böylece Dumrul canına karşılık can aramaya başlar.

İlk olarak babasına giden genç adam, beklediği yanıtı  bulamaz. Hayal  kırıklığı içinde annesine yöneldiğinde de aynı sonucu  alır. Azrail’den helali ile vedalaşmak için müsaade alan Deli Dumrul’a sevdiği kadın:

Göz açıp gördüğüm 
Gönül verip sevdiğim
Koç yiğidim şah yiğidim
Tatlı damak verip soruşduğum 
Bir yastıkta baş koyup emişdiğim
Karşı yatan kara dağları
Senden sonra ben neylerim

Bir canda ne var ki sana kıyamamışlar
Benim canım senin canına kurban olsun

Der. 
Kadınlarımız…
Her dȃim fedakardır, cefakardır…

“Ak saçlı ihtiyar” kendi canını almaya geldiğinde vermek istemez de söz konusu sevdiği olunca “Benim canım senin canına kurban olsun, senden sonra ben neylerim” der.

Ebediyete göçen tüm sevdiklerimize rahmetle…