.

Öğretmenlik görevime, Balıkesir’in Dursunbey ilçesinde, 1965 yılında başladım. İlçe, Alaçam dağlarının tepesinde, meyve bahçeleriyle çam ormanlarının arasında,beş bin nüfuslu küçük bir yerdi.

İlk hafta girdiğim derslerde öğrencilerimi tanıyınca şu kararı verdim: Öğrencilerim yoksul ve yoksundu. Yoksulluk, maddi eksiklerin giderilmesi ile az da olsa çözümlenebilirdi. Yoksunluk, çevre ve aile ile birlikte yaşam biçiminde yükselişin sağlanması, kültür ve sanat eğitimi ile zamanla giderilebilirdi. Öğrencilerimde “okuma tutkusu” yaratırsam hem iç dünyalarını zenginleştiririm hem de başarıları çok artacağı için parasız yatılı sınavını kazanıp meslek sahibi olabilirler, diye düşündüm. Böylece yoksulluk ve yoksunluk çemberini daha hızlı kırabilirler, umuduyla kolları sıvadım.

Okul kitaplığını zenginleştirmek için her ay posta ile elime ulaşan Varlık Dergisi ve Türk Dili Dergisi (Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu, bu dergiyi 1980 yılına kadar yayımlamıştır) yayımlarından kitaplar ısmarladım. Varlık yayınları yüzde yirmi, Türk Dili Dergisi, yüzde elli indirim yapıyordu. Varlık Dergisi’nden Türk ve dünya yazınından seçtiğim güzel kitaplarla Okul Kitaplığı’nın rafları doldu. Türk Dili Dergisi’nden seçtiğim, Türk şair ve yazarlarının arı Türkçeleri ile öğrencilerim tanıştılar. Gülten Akın’ın “Maraşlı Ökkeş’in Destanı” elden ele dolaştı, arı dilin güzelliğine vuruldular. Kısa sürede getirttiğim kitaplar içinkoridorakoyduğumuz yeni dolaplar, çeşitli kitaplarla doldu.

Kar, çok yağdığı için soğuk havalarda bahçeye çıkamayan öğrenciler kitaplardan çok yararlanırlardı. Okul müdürü, hem şair hem yazardı. Elinde okul giderlerinden ayırabildiği paralar, her ay bana “Hadi hocanım, hemen kitap listeni hazırla, sipariş mektubunu yolla. Bak kitap paramızı artırdım kömürden, okul ihtiyaçlarından,” derdi sevinçle. Her ay elli ya da seksen liralık kitaplar alırdık. Bu çaba, okul için büyük zenginlikti. Çocuklar gibi sevinirdik. Bana ve müdüre gelen Edebî dergiler, öğretmenler odası zenginliği olmuştu.

Koridor duvarına astırdığım bir tabaka karton üzerine, her hafta el yazımla yazdığım küçük masallarımı, dergilerden derlediğim şairlerimizin şiirlerini toplu iğnelerle kartona iliştirirdim. Ne zaman koridorda dolaşmaya çıksam hep benim duvar gazetemin başında okuyan çocuklar görürdüm. Duvar gazetemizin adı “öykü ve şiir” idi. Zamanla öğrenci şiirlerini de duvar gazetemize iğneyle iliştirmiştik.

Çok kitap okuyanlara armağan kitaplar da vermiştim. Bunlardan ikisi ile yıllar sonra karşılaştık. Birincisi, armağan verdiğim kitapla kendisinde okuma tutkusu başladığını, kitabın adının Talip Apaydın’dan “Sarı Traktör” olduğunu söyledi. Sarı Traktör, öğrenciler arasında “en çok okunan kitap” olmuştu. Çünkü kırsal kesimdeydik, traktör sahibi olmak isteyen babaları, yakınları vardı çevrelerinde. Diğer öğrencim bayandı. John Steinbeck’in “İnci” adlı kitabını severek okuduğunu anlatmıştı. Kitap okumayı sevdikleri ve bana çok özendikleri için ikisi de meslek olarak Türkçe öğretmenliğini seçmişlerdi.

Bir gün Bandırma’da, her zaman önünden geçtiğim kitapçı dükkânının vitrininden bana “hişt…hişt…” denildiğini zannettim. Başımı çevirdim dizili yeni gelmiş kitapların içinden biri gözlerimi aldı. Kitabın kapağından gözlerimi ayırıp hızla okula gidemiyorum! “Akşam eve giderken kitabı alırım. Şimdi okula geç kalmayayım…” diye düşünürken kendimi dükkânın içinde buldum. Elimi uzatıp kitabı raftan aldım. Kitabın adı “Sevdalı Bulut” yazarı Nazım Hikmet idi. Parasını ödeyip çıktım. Yolun karşısına geçmek gerekiyor ama öğle saatinde karmaşık trafiği düşünecek durumda değilim! Bu renkli kitap kapağına vurulmuştum. Ben hem yürüyor hem kitabın kapağını seyrediyorken kendimi okulun kapısında buldum! Çarşıyı nasıl geçtiğimi hatırlamıyorum!

Derse girdim. Öğrencilerime “Size masal okuyacağım,” dedim. İçimden şunları düşünüyorum; “Nazım Hikmet’in masalları da mı varmış? 1974 Yılında ilk kez Arkadaş yayınlarında Erdal Öz basmıştı. Meraktan öleceğim. Kapaktaki buluttan, dünya güzeli kızın üzerine, minicik kalpler dökülüyor. Mutlaka çok güzel bir masal…” İç sesime uydum ve başladım öğrencilerime okumaya. Bir solukta bitirdim ilk masalı. Masal uzunmuş. Zil çaldı. Öğrencilerin dersi beden eğitimi olduğu için spor çantaları ellerinde, benden önce sınıftan neşeyle fırlayıp gittiler. Ben de sınıf defterini imzalayıp çıktım. Bu yüzden okuduğum masal hakkında konuşamadık! Ertesi ders on kişi beni ellerinde masal kitabıyla karşıladı. Diğer on kişi de parasını ödemiş, İstanbul’dan kitabın getirilmesini bekliyordu. Kitabı alanlar masalların tamamını okumuş. “Sevdalı Bulut” masalı üzerine, dersin sonuna kadar konuşmayan kalmadı. Zil çaldı da ellerinden kurtuldum. “Daha önce böyle güzel kitabı, onlara neden okumamışım,” diye sitem de ettiler. Ben “Bu kitabı alın,” bile diyemeden almışlardı, çok sevinçliydim.

Ayrıca Erdal Öz’ün 1974 yılında gelecek kuşaklara heyecan veren çeşitli kitaplar yayımlaması bizi mutlu etmişti. Biz öğretmenler, “ARKADAŞ” yayınlarının tutkunu yapmıştık öğrencilerimizi. Öğrenciler, bizi elimizde yeni kitapla bekler olmuştu. Milliyet çocuk dergisi ve yayımlarını da anmalıyım… Hepsini okul kitaplığına almıştık, evdeki kendi çocuklarımıza da…

Bandırma’da çalıştığım ortaokulun öğretmenleri, tekerlekli sandalye ile dolaşabilen, yazar Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarını çok içli, duygusal buldukları için çocuklara okutmaz ve okuyan çocuklara kırıcı davranırlardı. Ben bu tutuma katılmazdım! “Çocuk okusun, biz onları sıkmadan, kırmadan yol gösterici olmalıyız,” derdim. Yasakçı olmadan, inandırarak, iyi kitaplara yöneltmenin çocuğu kazanmak olduğunu her zaman düşünürüm. Nöbetçi olduğum gün, sınıfları dolaşırken bir öğrencinin başını eğmiş kitap okuduğunu, eliyle gözlerini sildiğini gördüm. Kitabı görmek isteyince bana utanarak uzattı. Elime aldım, Kemalettin Tuğcu’nun kitabıydı. “Ben bu kitabı merak ediyordum, okumak istiyorum. Kitapçıda bulamadım. Benim elimdekiyle seninkini değişelim mi,” dedim. Arkadaş yayınlarından “İnci’nin Maceraları” Orhan Kemal’in kitabını ona uzattım. Ertesi gün sevinç içinde kitabımı bana geri getirdi. “Çok güzel bir kitaptı. Okudum bitti. Bana yine böyle güzel kitaplar verir misiniz,” dedi. Böylece aramızda bir kitap arkadaşlığı daha başlamış oldu.

Yıllar sonra (1966) BU Yayınlarının ilk çocuk romanı yarışmasında “Bisikletliler” kitabım, yarışma kazandı ve basıldı. Şehir şehir, okul okul yurdumu kitaplarımla dolaşmaya başladım. Bu dolaşmalardan beynim ve yüreğim çok zenginleşti. Her okulun kapısından girerken mesleğe başladığım ilk günün heyecanıyla bacaklarım titredi, yüreğim sevinçten göğüs kafesime sığmadı.

Bandırma’da kitapçıya uğradığım bir gün, kitapçının masanın üzerine kitaplar dizdiğini, Bisikletliler’i de en üstüne koyduğunu gördüm. Dönüp bana baktı, şöyle dedi: “İncilâ Hanım, sizin kitabınızı ben anlatmayayım Nesrin Hanım’a, siz anlatın lütfen.”

Nesrin Hanım bir ortaokulda İngilizce öğretmeniydi. Rehber öğretmenliğini yaptığı orta ikinci sınıfın, kitap okumasını çok istediği için çeşitli yazarlardan, öğrencilerine kırk beş kitap seçmiş. Okuduktan sonra birbirleri ile değişerek daha çok kitap okumalarını sağlamak istiyordu. Ben de şunları söyledim:

“Nesrin Hanım, önce bu güzel çabanız için sizi kutlarım, sizi böyle tanımak bana bu günün armağanı oldu. Öğrencilerinize, kitapları elinizle dağıtın. Bisikletliler’i tanıtarak onları meraklandırın. Sonra ilk beş sayfayı teatral bir renklilikle öğrencilere okuyun. Çocuklar ısrar etseler de okumayı sürdürmeyin. Kitapla ilgili düşüncelerini sorun, meraklarını körükleyin.”

Öğleden sonra çarşıda, Nesrin Hanımla yeniden karşılaştık. Beni görünce koşarak yanıma geldi. Boynuma sarıldı. Kırk yıllık arkadaşım gibi candan davrandı. Oysa o sabah ilk kez tanışmıştık! Sevinç içinde şunları söyledi:

“Bana ne güzel bir yöntem önerdiniz İncilâ Hanım. Sizin dediklerinizi yaptım. Sınıftaki tüm öğrenciler,Bisikletliler’i merak ettikleri için satın almak istiyor, şimdi kitapçıya kırk beş kitap ısmarladım. İlk aldığım kitap bana kaldı, akşam okuyacağım, devamını öğrenmek için heyecan duyuyorum,” dedi.