.

                                                                                                                                                                                                   Hasret bağrımı deler
                                                                                                                                                                                                   Toprak burnumda tüter

 

Başını kaldırdı. Güneş yüzünü yaktı. Yaz günü, dalların, yaprakların gölgesinde oturmak bile korumuyor insanı, diye düşündü. “Denizin kokusunu” içine
çekti. Damarlarında, ciğerlerinde bir hoşluk, bir esrime duydu. Sanki tüm ciğerleri açıldı. Kaygıları, hüzünleri bitmiş gibi geldi. Özlemin dili olsa! Memleketimi, denizini,
insanımızı, dilimizi ne çok özlemişim! Sabahleyin balkondayken dinlediğim kuşun ötüşü bile burada başka! Kuş bu demeyin! O da yosun kokusu gibi dalların hışırtısına
benzer başkalıkta, sabah saatlerinde gönül açıcıydı…
Kumsalda çocuk sesleri büyüklerin seslerine karışıyor. Çocuklar hiç denizden çıkmak istemiyor. Bu konuda büyükler biraz sabırsız, biraz buyurgandır. Sonunda
çocukların istediği her zaman oluyordu. Uykular erteleniyor, yemekler erteleniyor, oyun ertelenmiyor! Hepsinin yerini, oyun alıyordu…
Şimdi sahilde kumdan kuleler yapılmıştır. Kulelerin hemen yanına da havuzlar açılıp oyuncak kovalarla taşınan suyla doldurulmuş, içleri deniz minareleri ve midye
kabuklarıyla süslenmiştir… Kızımla torunumun cıvıltılı sesleri geliyor uzun zamandır.
Torun sudan çıkmak istemez, kızım ‘üşür’ diye kaygılıdır. İşte yanıma geldiler. Kızım torunumu giydiremedi. Sonunda havluya sarıp, benim kucağıma verdi.
“Baba, bunu sıkı tut! Sakın bırakma! Havlusu açılmasın. Giyinmek istemiyor. Gözü denizde. Dudakları morarmış. Üşüdü, titriyor, hâlâ gözü denizde, doymadı!”
“Doymaz kızım! Siz de öyleydiniz. Ben sizin gibi sabırlı değildim. Size kızardım, bağırırdım. Oysa o günler çok güzel günlerimizmiş. Bilseydim ah, bilebilseydim!”
Başımın üstündeki iğde dallarının hışırtısı uykumu getirdi. Rüzgâr dağdan eserse çam, meşe kokusu; denizden eserse yosun kokusu getirir… Torun önce
boynuma sarıldı. Yanaklarımdan öptü. Öpmesi çok boldur. Hiç naz etmez, hemen sarılıp öper. Bu rüşvet sarılmasıdır. Saçları, yüzü, burnu mis gibi deniz kokuyor. Dur durak yok! Kucağımdan kurtulmak için, türlü oyunlar etti… Kıpırdadıkça havlu sıyrıldı. Titremesi biter bitmez de usulca kaydı gitti, cıvıltısı kulaklarımda kaldı. Yaramaz,
yürüyor, koşuyor, konuşuyor, yüzüyor… “Dedem! Dedem!” demesi pek hoş oluyor. Anası peşinden koşsun dursun sabah akşam…
Yıllardan sonra dün, denize girince deniz suyuna karışıp gideceğimi sandım. Suyu avucuma alıp kokladım. Yosunlara elimi sürdüm. Ayağımın altında kumları,
çakılları hissettim. Başımda güneş, ayağımda serin tuzlu su, derin bir dinginlik içimi sardı. Damadım suyun içine sandalye koydu, oturdum. Küçük balıklar dizlerime deyip geçti…
“Baba uyuyor musun?”
“Hayır, uyumuyorum kızım!”

Gözlerimi kapattım. İğdenin dallarından sızan güneş bedenimi iyice yakmaya başladı. Beni koyu gölgeli bir yere alsalar. Yanıma gelseler söylerim ama çocuk
peşinde koşarken beni unuttular… Çocukken Karadeniz kıyısındaki evimizde denizin kokusunu hep içime çekerdim. Annemi hiç dinlemezdim. Ele avuca sığmayan bir
çocuktum. Babamın teknelerine binip balıkçılara karıştım. Denizin kokusu uğruna ne fırtınalarla boğuştuk! Tayfalar bana her zaman şaşırırlardı.
“Haydi, biz ekmek peşindeyiz. Sen reisin oğlusun be Nihat! Senin balıkçı teknesinde ne işin var? Deniz bu belli mi olur?” Kabardıkça kabardı dalgalar. Bir gün
hepimizi yutacak bu Karadeniz! Sen bize bakma! Balıkçı doğmuşuz, kaderimiz bu bizim. Babalarımız, dedelerimiz onların da babaları balıkçıdır be oğlum… Sen oku.
Kurtar kendini…”
Fırtınada her şey tükenirdi teknede. Kıyıya varıncaya kadar balıkçılar aç kalırdı. Son ekmek dilimini de bana yedirirlerdi. Beni korur, kollarlardı. Denizin kokusu
yerine kaynak tüpünün kokusunu seçtim. Kaynakçı oldum! Mavi gözlerimin ferini ilk bu kaynak parıltısı aldı. Sonrası da çok uzun hüzünler, acılar yumağı…
Ekmek parasının peşinden yurt dışına işçi yazıldım. Babalarımıza başkaldırdığımız asi yıllarımızdı. Avrupa’da işçiye çok para verirlermiş. Hemen
otomobil sahibi olunurmuş! Her yaz gösterişli bir otomobille memlekete gelmek, akrabalara, arkadaşlara gösteriş yapmak varmış! Gençtik, o zaman paranın güç
olduğunu sandık, biz onun kölesi olduk.

 

İnsanoğlu masallar uydurur, sonra da kendisi inanır. Nedense kanmaya, kandırılmaya gönüllüdür. Hep başkasının düşleriydi bunlar… O zamanlar aklımız
kısa, yüreğimiz dardı. Mala mülke sahip olmak için çok acelemiz vardı! Viyana’nın dışında fabrikada gün yüzü görmeden çalışmak zordu. Hiçbir şey
bizim oralara benzemiyordu. Deniz yoktu ki kokusu olsun! Kışlar hep karlıydı. Ben sandım ki burada yalnız kış mevsimi var. Hiç yaz gelmeyecekmiş gibi geçti ilk yıl…
Bayramlar beni çok hüzünlendirirdi. Bizim bayramları kimse bilmiyordu! Türkler de bayramları unutmuş, fabrikadaki işlerine koşuyorlardı bayram günlerinde.
Hatırlayanlar ayaküstü birbirine Şeker ve Kurban bayramı kutlardı. Çaresizlikten çevreye uymuşlardı.
TIR kamyonlarında şoförlük, daha iyi gibi geldi bana. Avusturya çok güzel, gezerim, Avrupa’da çeşitli memleketler görürüm, insanları tanırım sandım.
“Yorgunluk, içkiyle azalır” dediler. Akşamları içkiye vurdum kendimi. Hep çevremizdekilerin yalnızlıktan, çaresizlikten sığındığı çözüm olmayan çözümlerdi
bunlar. Uzun yollar, sabrımı, sinirlerimi, iyimserliğimi alıp götürdü. Geriye artan içki tutkusu, yükselen şeker hastalığı, öfkeli buyurganlık kaldı…

* * *

Çok sıkıldığım günlerde Tuna boylarına giderdim. İyi havalarda yüzerdim. Benim umutlarım Tuna’nın sularına karışır, Trabzon’a giderdi. Arkadaşlarım
gözlerimin önüne sıralanırdı, yine teknelerde hayal ederdim onları. Türküye başlardık hemen:

“Çekin uşaklar çekin,
Hemen aldık ırgatı
Geliyor bir sert poyraz
Vuralım iki gatı”

Ağları, ağır ağır çekerlerdi nasırlı, öpülesi elleriyle. Sonra balıkları tahta kasalara koyar, kıyıda çakılların üstünde bir ateş yakarlardı. Tavada kızaran hamsileri
yerken yine başlardı türküler:

“Gemiye çektuk yelken

Biz sefere giderken
Dua eyle sevduğum
Geleyim taha erken”

Horon bizim işimiz. Hemen içlerine karışıp özlediğim ellerinden, kollarından tutuşup oyunla bütünleşmek isterdim. Ey, Tuna derdim, beni götür bizim yosun kokan
kıyılarımıza. Bizi kavuştur arkadaşlarımla, akrabalarımla, dostlarımla. Tuna senin gümüşlü sularına karışayım, gideyim sevdiklerimi göreyim doya doya…
Tuna, sen kim bilir ne çok hasretleri buluşturup kavuşturdun. Kıyılarında, şaraplık üzüm bağları var, kızlar sepetlere mor üzümleri toplar. Küçük iskelelerinde
ne güzel gemiler eğlenir, insanlar buluşur, kucaklaşır, hepsini gördüm, imrendim. Bak, şimdi geldi bu bacasındaki kral tacı olan gemi. Yanaşıyor. Orkestra,
“Tuna Dalgalarını” çalıyor. Kadın erkek hepsi döne döne dansa katıldılar. Valsin büyüleyen müziği şimdi kulaklarımda, gözlerimi kapatıp bu tılsımlı anlar bozulmasın
diye içimde bir güzel yolculuğa çıktım. Tuna gemileri ile gezilere katılıp Bratislava’ya gitmiş, kenti gezerken ikinci dünya savaşında ölen şehitlerin tepedeki anıtına,
çıkmıştık. Onlara dualarımı gönderdim. Bu güzel kente hayran oldum. Pastanede çiçekli porselen takımlarla çay içip pasta yemiştim. Bir Türk satıcıdan aldığım
dondurma da nefisti. Buralara çalışmaya gelmiş Türk arkadaşla, söyleşimiz çok uzun sürdü. Dilimizi ne kadar özlediğimizi anlayıp duygulandık. İkinci dünya savaşında
bombalanmamış tek Avrupa şehrini gezerken temizliğine, huzurlu yapısına hayran oldum. Viyana da temiz, bakımlı, çok zengin tarihi yerleri ile bir müzik başkentidir.
Gemimiz Tuna üzerinden Viyana’ya dönerken nehrin sürüklediği kumlardan adacıkları ile kıyı arasında balık avlayanlara el salladık. Nehirde balık avlayabilmek
kurallara ve izne bağlı bir spordu. Milli Park olan Tuna kıyılarında salkım söğütler ve sarmaşık bitkiler birbiriyle sarmaş dolaş yeşilden bir duvar olmuşlar. Kıyılarında hiç yapılaşmaya izin verilmemiş bu güzelliği gözleri gibi koruduklarını görüp imrendim!
Canım Tuna, benim gönül dertlerime, özlemlerime her zaman ilaç oldu. Hep sularına karışıp ben de yurduma doğru seninle akmak istedim. Karadeniz’i
baştanbaşa dolaşmak, kana kana sularından içmek, yağmurunda sırılsıklam ıslanmak, kuymakla, mısır ekmeği yemek istedim… Yemeklerimizin kokusu
burnumda tüttü…


* * *

Babam, kardeşlerim, eşleri, çocukları art arda Viyana’ya geldiler. Hepsi sözleşmiş gibi iş ve para istediler. Onlar için bakkal dükkânı açtım. Masraflar,
harcamalar benim oldu; kazanç ve kâr onların. Memlekette alınan ev ve arsalar onların tapulu malıydı; vergileri, taksitleri ödeyen nedense bendim. Derken
çocuklarım büyümeye başladı. Bana yabancı bir toplumda, çocuklarımı yetiştirmek çok zordu. Benim bildiklerim, bu yeni ülkenin yaşamına pek uymuyordu. Yeni ülkenin dilini bile henüz çözememiştim.
Ülkemin değerleri burada geçerli değildi. İki arada kaldım. Ayrıca ben görmeyeli ülkem de hızla değişiyordu. Böylece ben orada yabancı, burada da
yabancı hissettim kendimi. Ayrıldığım iki eşim ve onlardan çocuklarım var. Akrabalarım, çocuklarım, eşlerim… Kimseyi memnun edemedim!
Bir sabah uyandım. Baktım hava henüz aydınlanmamış. Yeniden yattım. Nice sonra uyanınca, yanımı yöremi, saatin kaç olduğunu göremediğimi anladım.
Arkadaşımdan yardım istedim. TIR kamyonunu o kullandı. Kamyonu firmaya teslim ettik. Arkadaşım, beni hastaneye göz doktoruna götürdü.
Tuna kıyılarına gidip yağmurlu havalarda gözyaşlarımı Karadeniz’e yolladım. Yağmurda ıslandığımı sansınlar, ağladığımı anlamalarını istemedim… Denizin
kokusu, yıllarca içimde kaldı. Memleketimi özledikçe suları Karadeniz’e karışan Tuna boyları beni avuttu. Yavaş yavaş Tuna kıyılarının yumuşak tepelerinde güzelim
bağları gözlerim seçemez oldu. Sadece nehrin çırpınan sularının sesini dinliyorum uzun zamandır.

* * *

“Baba, baba! Uyudun mu?”
“Uyumadım kızım. Gözlerimi kapadım. Denizin kokusunu içime çektim.”
“Denizin kokusu memlekette kaldı baba! Vatanımızdaki tatilimiz bitti. Uçaktan iniyoruz. Viyana’ya geldik. Kemerini çözdüm. Elimi sıkı tut! Şimdi koluma gir. Senin
çantanı omzundan boynuna astım, bak elini değdir. Kucağımda çocuk var, dokuntorununa! Ayağını kaldır, uçak kapısının eşiğindeyiz… Şimdi de uçak merdiveninden
iniyoruz. Kolumu bırakma sakın!”