(Hayrettin Karaca’nın aziz anısına saygıyla armağan ediyorum. 2004 yılında yazdığım bu öykümde ona da yer vermiştim. Öyküm, “Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması”nda oluşturulan seçkide yer almıştır.)

Dilek pencereden yağan kara baktı. Beyaz taneler kararsız, sallana sallana iniyor, yerler bembeyaz örtülüyor, caddeden gelip geçenlerin ayakları altında
ezilinceye kadar…
Buz gibi bir rüzgâr açılan kapıdan içeriye yayıldı. Dilek ürperdiğini hissetti.
Kahvecinin küçük çırağı masaya iki çay bırakıp çıktı. Soğuktan uyuşan ellerini çay
bardağıyla ısıttı Dilek. Babasına baktı. Elindeki ceketin astarını, ilk günün sevinciyle durmadan dikiyordu.
Dilek babasına seslendi:
“Baba, çayını soğutma! Sabahtan beri bu kaçıncı soğuyan çay! Bunu bari sıcak iç.”
Ali Bey gözlüklerinin üzerinden gülerek kızına baktı:
“Doğru söyledin kızım. Gelen çayların hiçbirini sıcak içemedim değil mi? Bu ceket içimi ısıtıyor. Astarı özenle dikmek gerekir. Zor iş. Sahibi gelmeden
bitirmeliyim.”
Ali Bey çayından ilk yudumu aldı. Yere düşerken eriyen karlara baktı. Başını salladı. Elindeki ceketin astarına eğildi. Çayı da karı da unuttu, gitti. Dükkânı yakında
boşaltmak gerekecekti. Bugünlerde sık sık yüreği daralıyordu. Şimdi ne yapacaktı?
Dilek masaya yaydığı kumaşa kalıpları yerleştirdi. Eline makası aldı, kesmeye başladı. Çayını içtiği hızla masadaki kumaşı kesip kesip makinanın yanına yığdı.
Babası, “Elini korkak alıştırma, kes,” derdi hep.
Bir gün, Paris’ten ressam bir müşterisi gelmişti. Hindistan’dan özel getirdiği kumaşlardan elbiseler dikmesini istedi. Dilek, kalıpları yerleştirdi. Makası aldı eline,
hızla kesmeye başladı. Ressamın gözleri yuvalarından fırladı. Bakmaya dayanamadı.

 

Başını yana çevirdi. Uçuşan ipeklilerin Dilek’in elinde bedenine hünerle yerleştiğini görünce yüzü güldü. Kaygıları uçtu. Aynada kendisini seyrettikçe rahatlıyordu. Dilek
çevresinde dönerek provayı bitirdiği zaman ressam, “Güzel olacağını biliyorum. Toplu iğnelerle bile dikiş dikiyorsun sen,” dedi.
Bu kadın, yıllarca en iyi kumaşlarla girdi dükkânın kapısından. “Biliyorum Dilek. Sen bunlara can katıyorsun. Senin elinden çıkan elbiseler
beni değiştiriyor. Ne bileyim, kendime güvenim artıyor. Üzerimde pek severek
taşıyorum senin eserlerini.”

Çocukken Dilek, annesiyle dükkâna gelirdi. Okumaya başlayınca ilk kez dükkânın adını okumuştu. “Di-lek” Babasının ilk dileğiydi bu terzi dükkânı. Sonra
kızının adı da Dilek olmuştu.
Ali Bey’in çırakları çok ünlü terziler oldu. Sayısını soranlara, “Bilmiyorum, unuttum, saymadım. Elliyi geçmiştir,” derdi.
Bayram geceleri dikişleri yetiştirmek için sabaha kadar uykusuz kalırdı. Tabi karısı da. Dilek bu masada çok uyudu, çoook... Bayram için dikilen özel giysilerle
insanları mutlu görmek onları çok sevindirdi. Duyulan en güzel sözler dükkânın duvarlarına kelebekler gibi konar, yerleşirdi. Ali Bey bütün yorgunluğunu unutur,
hepsini gülen kara gözleriyle uğurlardı. Kapıdaki çıngırak sesi bebeği uyandırınca çevresine armağanlar dağıtan masal beyleri gibi evlerine giderlerdi.
Dilek babasına çırak olmak isteyince de Ali Bey karşı çıktı:
“Sen okuyacaksın. Bak, dünya değişiyor. Çok bilgili bir kız olmalısın. Sen terzi olma!”
Kumaşlarla harikalar yaratmak, aynada yeni giysilerini okşayan insanların gülen yüzünü görmek Dilek’in düşlerini hep süslemişti. Bunları uzun uzun anlatınca
babası yine karşı çıktı. O zaman Dilek, “Sen de terzi olmak için babandan ve köyden küçük yaşta kaçmışsın! Bana izin vermezsen gider başkasının yanında çalışırım,” dedi.
Babası kararlılığını ölçmüştü kızının. Bir karısına baktı, bir kızına. Karısı gülerek başını sallıyordu.
Kara gözlerinde ışıltılarla kızına döndü:

 

“Bir koşulla yanımda çalışabilirsin! Okuyup liseyi, üniversiteyi bitireceksin!” Dilek de sözünü tuttu. Hem dükkânda çalıştı, hem okudu. Üniversitede felsefe
seçtiğinde de babası gizlice sevindi. Ali Bey Felsefe kitapları okumaya bayılırdı.
Sahaflardan hep felsefe kitapları alırdı.
“Okurken dinleniyorum. Müşterilerimi daha çok anlıyorum,” derdi.
Ali Bey tez canlıydı. Hani, canı ağzının içinde derler ya, işte öyle... Bunun terzilikte çok büyük yararları vardı.
Bir gün ünlü bir film yapımcısı kapıdan telaşla girdi. Çevirdikleri yeni film için padişah kaftanı istedi. Tarif etti. “Kolları şöyle olsun, yakası böyle… Kadifeden
olacak. Simlerle süsleyin...” Sonra Ali Bey’e döndü:
“Bir saat içinde yapabilir misin usta?”
Ali Bey kara gözlerinde bin bir kıvılcımla başını salladı:
“Rengini söyle yeter!”
“Bordo kadifeden olsun!”
Yıldırım hızıyla çalıştılar. Dilek verilen adrese bisikletle yetiştirdi giysiyi. İşte o gün pek çok ünlü sanatçıyı da film setinde görüverdi Dilek. Heyecanlandı. Bir saatte
kostüm yetiştirme hünerleri çevreye çok çabuk yayıldı.
Dilek’in film setlerine gidiş gelişleri de çoğaldı. Böylece kostüm sergisi ya da galerisi açmak düşleri çiçekleniverdi içinde.
Ali Bey ilk dükkânı çöktüğü zaman, makinasını yıkıntıların arasından zor kurtarmıştı. Şimdiki dükkânı bulunca dileği gerçekleşmişti. Daha sonra bitişiğindeki
satılığa çıkınca kızı için onu da aldı. Dilek de burada sahne kostümlerini biriktirmeye başladı.
Çevrelerinde hazır giyim satış yerleri çoğaldıkça terzi arkadaşları birer birer dükkânlarını kapattı. Çoğu fabrikalara aylıkçı oldu. İş bulamayanlar oğlunun, kızının
eline bakıyordu. Ali Bey’i unutmayanlar arada sırada yanına uğrardı. Ali Bey’in, Dilek’in direncine duydukları hayranlığı gizlemezlerdi.
“Siz iyi yaptınız. Biz hemen pes ettik. Terzilik öldü sandık.”
Ali Bey ışıltılı gözlerini onların üzerinde gezdirir, şöyle derdi:

 

“İnsanlar çıplak mı gezsin ben dikmeyeyim de. Direnmek bizim sanatımız. Her ürünün alıcısı olur. Biz de alıcının gücüne göre dikeriz. Değil mi kızım?”
Ali Bey kızının kararlılığından emin olmak isterdi her zaman. “Gençtir, değişen dünyaya ayak uydurmak isteyebilir, terziliği nice sevse de. Her geçen gün yaşam
ağırlaşıyor...”
Dilek gülerek çay bardaklarını konukların ellerine verirken şöyle söylerdi:
“Bizim diktiğimizi hazır giyimcilerde bulmak mümkün değil. Çok ince zevki olan müşterilerimiz var. Sayıları az. Olsun! Herkesin giydiğinden farklı şeyler giymek
istiyorlar. O da bize yetiyor.”
Ali Bey, çayını sıcak içiyordu şimdi istediği sözleri kızından duydukça.
Bugünlerde içini daraltan gelişmeler de yok değildi aslında.
Arkadaşı endişeli baktı babayla kıza:
“Buradan yol geçecek diyorlar. Doğru olmayabilir. Doğruysa siz ne yaparsınız diye kaygılandım,” deyiverdi.
Ali Bey biraz önceki sevinci sönmüş; yorgun, kızgın kükredi:
“Yol değil, isterse otoban geçsin! Biz buradayız. Nasılsa bedelini öderler! Biz de başka yerde açarız dükkânımızı! Elimden makinamı, beynimden bilgimi alamazlar
ya!”