Ali Bey, dikişte önemli olanın beyin olduğunu söylerdi. Görüş, buluş, yakıştırma... Bir gün okullu bir kız telaşla dükkândan içeriye daldı. Arkadaşının yaş
gününe gidiyordu. Mini eteği arabadan inerken yırtılmıştı. Gözleri yaş içindeydi.
Elinde hediye paketi, çiçek demeti vardı. Eteğin yırtılan yerine bakıp gülüyor, gideceği yaş günü aklına gelince gözünden yaşlar dökülüyordu.
Dilek paravanın arkasında bir başka etek giymesini sağladı. Eline de soğuk limonata tutuşturdu. Ali Bey yırtılan yere iki dikiş attı. Bir de karşısına. Böylece etek,
önde süslü dikişleri olan çok şık yeni bir eteğe dönüştü. Genç kızın aynada zıplayarak kendini seyredişi, samur saçlarını sallayarak danslar edişi Dilek’le
babasını yıldızlara doğru uçurdu, götürdü. Ali Bey parlayan gözleriyle genç kıza bakıp,
“Kızım gayret etme boşuna. Yeniden yırtamazsın,” dedi.
İnsanlarla giysileri arasında güçlü bağlar oluşuyor, ayrılamıyorlardı. Şirketler sahibi çok zengin bir müşterisi vardı. En pahalı kumaşlardan yıllarca şık takımlar
diktirmişti. Bir gün, eski, tüyleri toplanmış bir ceket getirdi. Sökülen dirseklerini, pülçüklenen yakasını ördürmek istiyordu. Yakışan bir başka renk iplikle nakışlar,
süsler yaparak ördü Dilek. Müşteri ceketini tanıyamadı. Kahvesini içerken bir eliyle de dalgın dalgın ceketini okşuyordu. Paket yapılmasını istemedi. Koluna özenle
yerleştirdi. İlk aşkını kolunda taşıyan genç bir civan gibi ateş gözlerle kapıdan çıkıp, caddenin kalabalığına karıştı...
Bayramlar yaklaşırken uykusuz kalınırdı gecelerce. Böyle günlerden birinde yetiştirememek korkuları içindeyken postacı bir paket getirdi. Paket Yunanistan’daki
Sofya’dan geliyordu. Paketin içinde çikolata, metaksa ve likörler vardı. Yorgunluklar,sıkıntılar, kaygılar pencereden uçup gitti. Bütün dikişler bitmiş, teslim edilmiş de sanki kuş gibi uçuyorlardı. Dinlendiler, duruldular, yeniden coşkulandılar...
Sofya İstanbul’dayken tüm dikişlerini Ali Bey dikerdi. Yunanistan’a göç edince her yıl tatil yapmaya İstanbul’a geliyordu. Uzun, ince, kara saçlı, kara gözlü cin gibi
bir Akdeniz kadınıydı. Ali Bey’in diktiği, bele oturan pembe tayyörüyle gelir, “Ah Ali Bey, senin gibi kimseler böyle ince dikiş yapamıyor,” derdi.

* * *

Ali, Kırşehir’deki köyünde ilkokulu bitirince babası onu demirci çıraklığına verir.
Ali’nin aklı kentte gördüğü dikiş makinesindedir. Dikiş makinesinin sesini hiç unutamaz. Düşlerinde hep dikiş makinesinin sesi... Uyur uyanır yine o ses: Tıkır tıkır,
tıkır, tıkır, tıkır... Tıkır, tıkır...
Terzi ustası, gün ağarırken dükkânının önünde oturan yorgun, ayakları tozlu, kararlı çocuğu sevgiyle içeriye alır. Onu çayla simitle doyurur. Babası gelince de ilk
haftalığını ona verir. Ali dükkânda yatar, bütün gece sesini özlediği makineye bakar.
Sevinçten uykuyu unutur. Sonunda düşleri gerçek olmuştur...
Paltoları, ceketleri ters yüz etmeyi o zaman öğrenir. Dünyada savaş vardır. O yıllar zor ve ağır yıllardır.
Ali, on yedi yaşındayken gelir Ankara’ya. Mehmet Usta eliyle teslim eder,
Halim-Necmi Beyler’e:
“Size bir cevher getirdim. Kıymetini bilin. Sen de oğlum, ekmek kapını iyi belle,” der.
Ali, babası ölünce kardeşini, annesini de yanına alır. Ekmek parası kazanmak, iyi terzi olmak, ev geçindirmek, gencecik yüreğini daraltır da daraltır.
Ustaları ünlülerin, milletvekillerinin dikişlerini dikerler. Yenileşen ülke, yenileşen insanlar, canlanma, arayış, uygarlığın ışıltıları dükkânı da etkiler...
Ali, yeni harflerle tanışır. Gazeteler, dergiler ve felsefeyle tanışma bu dönemin kazançları olur. Her gelen konuk palto cebinden bir kitap çıkarır, sıra beklerken okur.

 

Zamanla genç çırağın okumaya ilgisinden hoşlananlar okudukları gazete, dergi ve kitapları ona bırakır.
İstanbul, okudukça düşlerini süsler. Makinenin sesi gibi düşlerinde denizin sesi, boğazdan geçen gemiler vardır. Düşlerinde ellerini gemilere sürer, serin deniz
sularını okşar, sever.
İstanbul’da şık hanımlara, beylere ve ünlülere, incelikli dikişler diker... Yine ters yüz edilen paltolar, ceketlerle uğraşır. Bunların sahipleri hep farklıdır. Şık arabası,
şoförüyle takımları, tayyörleri almaya gelenlerle, giysilerini ters-yüz ettirenler aynı kentte ayrı dünyalarda yaşayıp giderler...
Ali Bey ikincilere daha yakındır. Kış akşamlarında semaverle daima onlara verilecek sıcak çay bulundurur. İğneyle ipliğin yorduğu parmaklarını, gözlerini
dinlendirmek isteyince usulca boğaza koşar. Sonra sahaflara... Dükkânda makaralar, telalar, kumaşlar arasında sahaftan alınan kitaplara zamanla yer açılır. Can dostları, kitaplara bakıp Ali Bey’e takılırlar,
“Ustam, terzilik bitince sahaf dükkânına çevireceksin burayı. Hazırlık onu gösteriyor, derler!”
Ali Bey kara gözlerinde yumuşak ışıltılarla onlara bakar,
“Yok, terzilik bitmez. O ilk türküm benim. Kimleri giydiriyorum, kimleri ısıtıyorum, siz biliyor musunuz? Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş, kıyamete kadar
sökülmez imiş,” der.
Semaverin sesi dükkânı doldurur; sıcak buhar, camları buğulandırır. Kış akşamlarında Ali Bey’in dükkânı söyleşilerle, çaylarla bir sıcak adaya dönüşür.
Hayrettin Karaca girer bir gün kapıdan telaşla. Ak saçları uçuşuyordur.
Gözlüğünün arkasındaki ruhu okşayan yumuşak gözleri kızarmış, elinden oyuncağı alınmış çocuk gibidir.
“Kuzum Ali, benim şu yirmi yıllık kadife pantolonumu daraltıver. Sıkı yiyecek diyeti yaptırdılar bana doktorlar. İyileştim ama çok sevdiğim pantolonum üzerimden
düşüyor. Ben onsuz bahçeme giremem. Ağaçlarımla konuşup, toprakla uğraşamam!”
Ali Bey eliyle açık bir çay koyar Hayrettin Karaca’ya.

 

“Kolay, kolay. Hele sen şu çayı yudumla. Onu ben, benim ölçülerime göre yaparım. Beğenmezsen ben giyerim!”
“Yok, olmaz! Ben pantolonumu sana bile vermem Ali!”
Çocuk gibi huysuzlanıyor, naz ediyor koskocaman zengin adam… Ağaçları seven, doğayı seven, yaşlı meşeye âşık olduğunu söyleyen bu sevimli ihtiyar daha
da sevimli oluyordu. “Meşeli dağlar meşeli, kül oldum aşkına düşeli,” diye türküler söyleyen doğa ermişi Hayrettin Karaca...
Pantolonun yıpranmış dizlerine, uygun derilerden süsler yapar Ali Bey. Bir de daraltınca, yeni gibi olur. Hayrettin Karaca’ya eliyle giydirir. Aynanın önünde
birbirlerine sarılır kırk yıllık iki dost;
“Bak Hayrettin, bu pantolonla seni gören meşeler, sana türkü söyleyip arkandan yürüyecek. Ağaçlara aşık adamdın, “meşeleri arkasından sürükleyen
ERMİŞ” diye adın çıkacak!”
Yaşlı çocukların kahkahaları sokakları bile ısıtır. Kar yağışı duruverir.