.

Bugün Malatya Öğretmenevi’ndeyiz. Kiralanan minibüslerle Nemrut’a gidiyoruz. Hepimiz çok heyecanlıyız. Yıllarca beyazcamda gördüğümüz, dergi ve gazetelerde okuduğumuz tanrı heykellerini göreceğiz. Commagene  (komagene) Krallığı’nın  M.Ö 1. yüzyılda yapılmış, dünyanın 8. Harikası diye dillerde söylenceye dönüşen Tümülüs’ünü görmeye gidiyoruz. Aman Tanrım, sonunda düşlerim gerçekleşiyor!
Yol çok dönemeçli, minibüs şoförleri hızlı! Uçurumları görmemek için bulutlara bakıyorum. Uzaklarda Keban baraj gölünün suları güneşle parlıyor. Fırat, sudan yapılmış gümüşlü bir iz gibi görünüyor. Tüm ova ayaklarımızın altına serilmiş yeşilli, morlu, mavili bir kilim. Yolun bir yanı dağ, bir yanı uçurum. Biz yükseldikçe çevre tepeler arasındaki teraslara serpilmiş gibi görünen şirin, küçük köyleri görüyoruz.
Kırmızı kiremitli küçük evlerin bahçesinde kavak, çınar, iğde, dut ağaçları çıplak dağın süsü olmuş. Koyun, keçi, inekli avlularda, tezek yığılı damlar sıralanmış.  İncecik duman tüten bacalardan tarhana, bulgur, gözleme kokusunu duyar gibiyim.  Fırın başında kümelenen kadınlar, ellerindeki çalı çırpıyı fırına atarken bize el salladılar.  Yanmış odun kokusuna, taze ekmek kokusu karışarak tepelere doğru yayıldı. Acıktığımı da duyumsadım bu arada. 
Haziran sıcağı ve dönemeçler bizi bunaltınca coşkun bir suyun başında mola verdik. Su, geniş bir yamaçta pek çok gözeden kaynıyor. Elimizdeki şişeleri doldurduk. Serin sularla el yüz yıkadık. Ayakkabılarımızı çıkarıp billûr sulara girdik. Söğütler, çınarlar, iğdeler kuş yuvalarıyla dolu. Yüzlerce kuş hiç kesmeden senfonilerine devam ediyordu. Serin sular Kâhta deresine, o da Fırat’a doğru koşup karışıyordu.
Teleferikle bu engebeli yolu çıkabilseydik hem zamandan kazanır, öğle güneşinin yakıcılığına kalmazdık hem de daha az yorgun olacağımız için zirvede alacağımız göz ziyafetiyle gezi tadı azalmazdı!
Gözlerimle tepelere, teraslara, köylere ne çok konaklama, dinlenme yerleri yaptım! Düşlerim beni bu güzel toprakların yeni mimarı ve kraliçesi kıldı! Emirler verdim:   “Tüm konuklarım, bu dağların serin sularından içip, kuş sesleri senfonisi dinleyip, yaprak hışırtıları duysun.  Fırınlardan taze ekmekler sunun gelenlere. Sanatçılar köyü kurulsun. Resim yapıp, fotoğraf çeksinler. Bu toprakların filimlerini çevirsin, şiirini, romanını, öyküsünü yazsınlar. Tez elden Teleferik kurulsun…”  Daha ne buyruklar verecektim ki çok şükür tepeye geldik!
Doğu - Batı uygarlıklarını birleştiren, barış, kültür, sanat dönemi vadeden Commagene kralı 1.Antiochus (Antiyakos), Tümülüs’ü yaptırarak bir mühendislik harikası yaratmış. Apollo (Güneş Tanrısı), Fortuna (Bereket Tanrıçası) ve ortada Zeus (Baş Tanrı), kuzey uçta ise Herakles (Kudret Tanrısı) ve ikisi arasında Kral 1. Antiochus’un büstleri yer alıyor. Her yontu, yontucularının günümüze kadar yaşamasına yol açan şaheserler olmuş. Adı bilinmeyen yontuculara hayran olduk. “Yaşam geçici, sanat ölümsüzdür,” dedirtiyor insana. İnsanoğlu heykel yapmayı ne çok sevmiş! Kalıcı olmak isteğinden mi kaynaklanıyor dersiniz? Yaratma tutkusu, yücelme tutkusu, estetiğe düşkünlük insanın insanlaşmasıyla doğrudan bağlantılı değil mi?
İlk kez, 1883’te Osman Hamdi Bey ve Alman arkeologlar tarafından bulunmuş olması, 1960’ta Profesör Sabahattin Eyüboğlu önderliğinde burada önemli kazılar yapılmış olması, yurdumuzun güzelliklerini kimlere borçlu olduğumuzu bize düşündürüyor derin derin. 
Çevremde dönerek batı ve doğu teraslarından tüm tepelere, ovalara, dağlara hızla bakıyorum. Mor ve eflatun dağlar, boz renkli ovalar, düzlükler, hepsini yararak güneye doğru giden mavi kıvrımlarıyla Fırat görünüyor. Cendere Köprüsü’nün kesme taştan yapısı, çift sütunu çevreye, zamana meydan okuyor. Yaşanan savaş, kin, nefret, hırs, açgözlülük, dedikodu, boş şeyler; asıl olan “Güzelliği yaşatabilmek” diye geçiriyorum içimden. Sanki dünyanın tepesindeyim. Burada hiçbir şey istemeden, yani ekmek-su istemeden, günlerce kalabilirim. Gece yıldızlara yakın olurum, gün ağarınca çevremdeki tarihle konuşacağım belki yine emirler yağdıracağım ”Sanat Köyleri kurun” diye emirler vereceğim…
İstemeden minibüslere yine bindik. İnişimiz çıkışımızdan daha zor oldu. Şoförlerimizin hız merakı, keskin dönemeçler, uçurumlar çevreyi seyretme zevkimizi köreltti. Şoförlerimize yalvardık yakardık da iki kere subaşında mola verildi. Bu duraklardan birinde küçük bir lokanta bile vardı. Biz, su bolluğunda bulamadığımız temiz lavabo ve tuvalet özlemiyle Malatya Öğretmenevi’ne hızla kendimizi attık. En güzel öğretmen evlerinden biri Malatya Öğretmeneviydi. Şehirde yemek yediğimiz yerde etli kaysı yahnisi çok hoşumuza gitti. Cam sürahiden, cam bardaktan billur sular içtik.
Malatya, Kernek Suyu’nun coşkun akışıyla, kentin ortasındaki upuzun caddesiyle yeşillikler, sular kentiydi. Malatya, dingin, insanın içine huzur veren bir tılsımlı kentti. Meyve kurularının satıldığı dükkânlar koku, renk cümbüşü ile iç açıcıydı. Hele dükkân sahiplerinin güleç, konuksever davranışları alış-veriş isteğimizi daha çok körüklüyordu. Dut, erik, elma, kaysı kuruları ve pestillerin sergilenişi, zenginliğin sergilenişiydi. Topraklarımızın verimliliği, cömertliği bizi bir kez daha büyüledi. Eski Malatya ve Kervansaray, görülmeye değer yerlerdi. Arkeoloji Müzesi’nde gördüğümüz tarihi eserler, çevredeki Hitit antik kenti Arsemia’da (Arsemiya) yapılan kazılardan elde edilmiş buluntularla donatılmış, özenle hazırlanmıştı.
Malatya kaysılarının tadı damaklarımızda, bağlar, meyvelikler arasından yol alarak güzel kenti arkamızda bıraktık. Gezginlik hali bu, her yerde yüreğimizin gözlerinden birini bırakıyoruz! Belki bir daha geliriz, cömertçe bıraktığımız yüreğimizin gözlerini özleyip toplamaya yine geliriz…
                                                             *      *      *
Gaziantep’e fıstık bahçeleri, bağlar arasından girdik. Yeni Öğretmenevi bahçesinde tarihi Ermeni kilisesi bulunuyor. Kilisenin vaktiyle şarap mahseni olan serin, dinlendirici bölümünü lokantaya çevirmişler. Bahçedeki ağaçların ve çiçeklerin zenginliği gönül açıcıydı.
Kilisenin duvarlarındaki kurşun izleri geçmişin acı günlerini anımsatıyor. Fransızlar’ın desteğiyle Ermeniler’in kiliseden açtıkları ateş, dışarıdaki 680 Kuvayi Milliyeci’yi şehit etmişti. Kilise duvarlarındaki kurşun izleri, şehitlerin kurtuluş umutlarıyla attıkları son kurşunlarıydı. Vatanın savunulmasını borçlu olduklarımız, yurdumun her yerinde yüreğimi derinden sızlatıyor. Canlarını gelecek güzel günler ve bağımsızlığımız için hiç düşünmeden feda edenlere, binlerce minnet duyuyorum.
              Kilise, şu anda kültür yuvasına çevrilmiş. Okulların yılsonu temsillerinin heyecanıyla onlarca öğrenci kilisenin salonunu doldurmuştu. Dışarıda, yaşlı şimşirlerdeki kuş cıvıltıları da çocuk sesleriyle bütünleşip barışın güzelliğini söylüyordu.
Kuru baklava, isot, Antep fıstığı satan dükkânlar şehrin ortasındaki caddenin iki yanındaki çarşıda sıralanmışlar. Görüntü iştah açıcı, göz okşayıcıydı. Kentin ürün zenginliği gözlerimizin önüne serilmişti.
Kentin ortasındaki derenin 12 kilometrelik bölümünü Gaziantepliler uzun bir parka çevirmişler. Kümeler halinde güller ekilmiş. Havuzlar, fıskiyeler Haziran sıcağında hoş bir serinlik veriyor. Çocuk bahçeleri cıvıl cıvıldı.  Kadın, erkek, genç, çocuk bu yeşil alanların tadını çıkarıyordu.
Birecik’te kelaynak kuşlarını gördük. Daha önce gördüğüm fotoğraflar bu kuşların güzelliğini yansıtamıyor! Kuzguni siyah tüyleri güneş ışıklarıyla öyle parlıyor ki, kuş daha alımlı, daha büyük görünüyor. Simsiyah telekleri kızıla, yeşile, maviye çalıyor, ne yandan baksanız bu renk yangını göz alıcıydı. Kireç taşı bir yamaca küçük oyuklar açılmış. Barınaklarında dinlenenler de vardı, bizi gözetleyen, alımlı alımlı dolaşanlar da. Kelaynakların iri, parlak gözleri var. İyi ki korunmaya alınmışlar. Her yıl yok olmak yerine sayıları artıyor. Tek eşle yuva kuran kuşlardan olduklarını da öğrendik.
Zeugma antik kentinde yamaçtaki Roma villalarının kazı alanını ve mezarlığını gördük. Yol boyu Antep fıstığı bahçeleri arasından yol almıştık. Boyu çok yüksek olmayan ağaçlar hem çiçek hem meyve yüklüydü. Tatlılara, pastalara tat veren Antep fıstığı ağaçları, gölgesiz ve seyrek yapraklı ağaçlardı. Bir de bu ağaçların gövdelerinde erik ağaçları gibi beyaz sakızları olurmuş. Mide ağrılarına çok iyi geldiği halk arasında yaygın bir söylenti biçiminde sürüp gidiyor. Benim mide ağrıma, verilen susam kadar fıstık sakızı iyi geldi.
Gaziantep müzesinde Zeugma mozaiklerini seyretmeye doyamadık. Müzenin alt katında daha pek çok mozaik onarılıyormuş. Renklerin zenginliği, tabloların canlılığı yaşanmış görkemli çağların şahitleri olarak günümüze kadar geliyor. Bu güzelliği yaratanlar doğaya, insana, canlı tüm yaratıklara sevgiyle bakmışlar. Nehir tanrıçası ya da çingene kızının bakışları salonun neresine gidersek bizi gözlemeye devam etti. Bizim de gözlerimiz onun keskin, sorgulayıcı, zeki bakışlarında kaldı.   Ayrıca bu tür göz ve bakış Akdeniz bölgesi insanlarına özgü bir güzellik, özelliktir. 
Müzelerimizin bahçelerinde onlarca kıymetli eser, kapalı bölümlere alınamadan, doğanın yıpratıcı etkilerine açık yerli ve yabancılara sergileniyor. Kapalı mekânları büyütmek bu kadar mı zor diye düşüncelere dalıp müzeden çıkıyorum.
Bir daha yapılamayacak olan bu taş ve mermer eserleri, doğanın yıpratıcı etkilerinden korumak için bir an önce gereken kapalı mekânları yaparsak iyi olur. Akdeniz bölgesindeki komşularımızın hiçbirinde bizdeki bu tarihi eser çeşitliliği ve zenginliği yok!