.

Karşıyaka’da İzmir’in gülü

Açılan pencereden içeriye temiz hava doldu. Aslı, yüzünü okşayan yosun kokusunu içine çekti. Sahilde, çiçek satıcıları çoktan yerlerini almıştı. Simitçiler de onlarla aynı çizgide yerleşmişlerdi. Birbirlerine bakıp koro halinde, neşeyle, çiçeklerini ve gevreklerini beğendirmek için bağırıyorlardı:
“Tazee gevrek! Boyoooz!”
“Çiçeklerim bahçeden yeni geldiii! Karanfillerim var! Kırmızı güllerim var!”
“Karşıyaka kumruları çok tazeee!”
“Küçük beyler, güzel hanımlara sümbüllerden götürün!”
Aslı, aydınlık bir gülümsemeyle pencereden çekildi. “Akşama kadar bunlar birbiriyle yarışır. Her zaman hepsinin de çiçekleri, gevrekleri tazedir!”

Uyanan oğlunu kucağına aldı. Öptü, kokladı, şakalaştı. Ege sütünü içti, annesi üstünü değiştirdi, mama sandalyesine yerleştirdi. Aslı giyinirken en güzel şarkılarını söyledi. Ege, etrafında dönerek dans eden annesine bakarken peynirli yumurtasını bitirdi.
“Haydi Ege, ağzını yüzünü silelim. Bisikletimize binelim. Anneannenin yolunu tutalım.”
Aslı, sırtındaki bebek askısına Ege’yi yerleştirdi. Ege’nin uzun kirpikleri kapanmaya başlamıştı bile. Aslı oğluna güldü.
“Ege, yoldan geçenlere el salla oğlum. Hemen uyuma!”

Ege iki kez elini salladı ve uyudu. Aslı, sırtına yaslanan bu güzel çocuk başının sıcaklığını, içinde hissederek gülümsedi. Denizden gelen meltem, çocuk kokusuyla karışıp Aslı’nın soluğunu doldurdu.
Ege’nin samur saçları dağıldı. Aslı pedallara kuvvetle bastı. Çarşıya girdi. Balıkçının önünde bisikletinden indi. Balık tablaları doluydu. Uskumru mu yoksa hamsi mi almalı?
Karar vermekte zorlanınca balıkçı hemen düşüncesini söyledi:
“Abla, bak sen bugün hamsi al. Her zaman uskumru alıyorsun. Uskumruyu çok sevdiğini de biliyorum. Hamsi şimdi geldi. Akşama koyarsın ızgaraya. Açarsın rakıyı kocana. Rokası, limonu bol salatanı da yaptın mı, gel keyfim gel! Çocuk da uyur akşamdan… Balkonda yıldızları seyreyleyin. Belki ay, Karşıyaka’ya iner bu gece…”
Aslı güldü. Balıklarla birlikte aldığı yeşillikleri, bisikletin arkasına yerleştirdi. Balıkçının şakalarını dinleyerek parasını ödedi. “Bunların, işleri yolunda gitmese de her gün yaşamı güzelleştirmek içlerinden gelir. Çocukluğumdan beri çarşının neşesidir bu esnaf.
Akraba gibi olduk. Babamın, annemin balıkçısıydılar, şimdi benim, yeni yuvamın komşuları bu neşeli balıkçılar…”

Aslı uyuyan oğlunu kucağına aldı. Annesinin açtığı kapıdan girdi.
“Anne aldıklarımı da buzdolabına yerleştireyim. Akşamüstü işten çıkınca, Ege’yi almaya geldiğimde, yiyecekleri de alır giderim. Sabahleyin alışveriş etmek daha kolay geliyor bana. Akşama Uğur’un annesiyle babası bize yemeğe geleceklermiş.”
Aslı’nın annesi merakla sordu:
“Aslı, nasıl yetiştireceksin onca işi? Benden yardım ister misin?”
Aslı, ‘yardım istemem’ anlamına gelecek baş hareketiyle annesini cevapladı. Sonra oğlunu öptü, annesine sarıldı, hızla kapıdan çıktı. Çalıştığı Eğitim Gönüllüleri Parkı uzak değildi. Bugün erken gidip işlerini bitirmek istiyordu.

Karşıyaka vapurları ilk seferlerine başlamıştı. Denizde köpüklerle bir kıyıdan öbürüne, durmadan yolcu taşırlardı, ta gece yarısına kadar. Sahilde yürüyenler, koşanlar, spor yapanlar, yeşil alanları doldurmuşlardı. Çay bahçelerinden, demlenmiş çay kokusu sabahın
mahmurluğuna yayılmıştı. Ön masalarına şimdiden yerleşenler, güneş ışıklarının denizle oyununu gelip giden vapurları seyrederek, sabahın seslerini dinleyip, kahvaltılarını keyifle yapıyorlardı. Beyaz porselen tabaklarda dilimlenmiş domates, taze maydanoz, beyaz peynir,
limon dilimleriyle süslü zeytinler, gevrekler, yumuşacık kumrular, çaylarını yudumlayanlara doyulmaz tatlar veriyordu…
Aslı, çocukluğundan beri her geçişinde hayran olduğu, şimdi sayıları azalmış levanten evlerini seyrederek pedallara bastı. Bunlar, bir masal döneminden kalmış özenli yapılardı.
“Bu güzel evlerde yaşayanlar, mutlu muydular bilemeyiz! Evler, mutlu yaşamak içindir. Evlerin müziği vardır. Bunu, güzel mimari iyi hissettirir. Güzel düşünür, güzel konuşursun. Bu evlerde düğünler, doğumlar, başarılar, varlıklı günler, ayrılıklar, hastalıklar, ölümler,
yokluk yılları, savaşların yıkımı yaşanmış mıdır? İzmir, yakın geçmişte bunların hepsini
yaşamıştı.”Aslı Eğitim Gönüllüleri Parkı’nın önünde biriken kalabalığı görünce, daldığıdüşüncelerden sıyrıldı. Bisikletini yerine kilitlerken yönetici Selma Hanım’ın kendisini çağırdığını duydu.
“Aslııı! Yanıma gelir misin? Bu çocuk bayıldı. Hastaneye götürmek gerekecek! Al arabamın anahtarını, hemen hastaneye götür. Bugün yazar konuklarımız var biliyorsun. Ben onları karşılamak için hazırlık yapmalıyım.” Aslı, direksiyona otururken arka koltuğa yatırılan Çetin’e baktı. Dün annesiyle görüşmüştü. Çetin evin altıncı çocuğuydu. Annesi evlere temizliğe gidiyordu. Babası iş
bulursa çalışıyordu. Çok güzel flüt çalan Çetin, arkadaşlarının neşe kaynağıydı.

Çocuk hastanesine ulaşmak kolay olmadı! Aslı trafik sıkışıklığının verdiği sıkıntıyla başını çevirip her bakışında, Çetin’in sessizce yatışını gördü. Yanındaki arkadaşı, Çetin’in başını kucağında tutarken Aslı’ya kaygıyla bakıyordu. Yol daha uzun geldi ikisine de… Aslı, ciddi bir hastalığın habercisi olabilir bu baygınlık, diye kuşku duyuyordu. Bu kaygılar, korkular arasında yol bitmek bilmedi!
Annesine Çetin’in durumunu, çocuklar haber vermişti. Hastanede gerekenler yapıldı. Gözyaşları ile gelen anneye ve oğluna destek olan Aslı, akşamüstü onları, minibüse bindirdi. Ana ile oğul, kucaklarında Aslı’nın aldığı kumru ve boyozlarla yola koyulurken ona el
salladılar. Aslı, Latife Hanım Köşkü’ndeki çay bahçesinde biraz dinlenmek istedi. Garsonun güler yüzle getirdiği çayı yudumlarken günün yorgunluğunu, üzüntüsünü üzerinden atmaya çalıştı. Halkın kıymet bilme duygusuyla bu köşk ve çevresi eski haline uygun biçimde
yeniden düzenlenmişti. Mustafa Kemal, işgalcilerle ilk barış görüşmelerini buradan gönderdiği kararlı bildirilerle başlatmıştı. Latife Hanım yazılan mektupları, yabancı dillere çevirmekle kalmamış, temsilcilerle görüşmelerinde de atamızın tercümanlığını üslenmişti. Atamızın tüm konuklarını da bu köşkte ağırlamıştı. Kurtuluştan sonra başlayan Mustafa Kemal ve Latife Hanım evliliği, ayrılsalar da derin bir aşka dönüşmüştü. Birbirini çok seven iki güzel yürek, yurdun yaradılış fırtınaları arasında birbirlerinden ayrılma özverisini göstermişlerdi. Bunu çok iyi bilen ince yürekli insanlar, girişteki çam ağaçlarını ikisinin adına adamışlardı. Tarihimizin en büyük kurtarıcısının annesi Zübeyde Hanım, bu köşkte ölmüştü! Kurtuluş sevincine ayrılık ve ölüm acısı, bu köşkte yaşananlarla karışmıştı. Aslı bunlara hüzünlenirken masanın üzerine, çay fincanına düşen çam yapraklarının reçine kokusunu duydu. Omuzlarına dökülen dalgalı saçlarını, lacivert bir toka ile ensesinde topladı. Başını
kaldırdı. Çamlara baktı. Ayaklar altında ezilen yaprakların reçine kokusunu içine çekti. “Ah, benim emek verdiğim küçük öğrencilerim de bozuk ekonominin ve düzenin çarkları arasında eziliyor. Her gün eğitim parkına aç gelirler. Bu günlerde bayılanların, hastanede serum
verilenlerin sayısı arttı.” Aslı bisikletine bindi, güneş, körfez açıklarında ateş rengi tablolar yaratırken annesine
geldi. Ege, sabahtan aklında kalan şarkıları söyleyerek, herkese el sallayıp, annesinin sırtına başını yasladı.
“Minimini bir kuş konmuştu… Pencereme donmuştu…”
Aslı güldü:
“Minimini bir kuş donmuştu… Pencereme konmuştu… Aldım onu içeriye… Pır pır ederken canlandı… Ellerim bak boş kaldı… Ege, şarkıyı doğru söyle!”
Ana oğul konuşa, gülüşe eve geldiler. Aslı salata için aceleyle yeşillikleri yıkadı. Balıkları bol suyla temizledi. Temiz bir havluyla sularını aldı. Havuçları rendeledi. Domateslerin kabuklarını soydu. Salatayı kayık tabağın içine özenle yerleştirip bol maydanoz,
dereotu ile süsledi. Ege’nin şarkılarını düzeltirken mangalı yaktı. Masayı balkona çıkarıp, üstüne en güzel
örtüyü serdi. Tabakları yerleştirdi. Çiçek almayı unutmamıştı. Vazodaki mor sümbül, sofrayı değiştiriverdi. Bardakları da dizince masanın eksiği kalmadı. Önceden hazırladığı küçük meze tabaklarını masadaki boşluklara sıraladı. Yağ, limon, nar ekşisini de salatanın üzerine
gezdirdi. Güneş, körfez açıklarında pembeden eflatuna, turuncudan tirşe maviye dönerek batmıştı. Ege’nin elini yüzünü yıkadı, üstünü değiştirip temiz bir takım giydirdi. Kendisi de özenle giyindi. Dalgalı, parlak saçlarını fırçaladı. Hafif bir makyaj yaptı. Telefonun sesine
televizyonun sesi karıştı. Ege televizyonu açmayı yeni öğrenmişti.
“Alo, Uğur biz iyiyiz. Sofra hazır, annemleri ve seni bekliyoruz. Ege tüm şarkılarımı öğrenmiş. Bugün hiç susmadı!”

“Aslı! Annemlere konuk gelmiş onlar bu akşam yemeğe gelemiyorlar. Benim de dershanede, toplantım var. Geç kalabilirim. Beni beklerken Ege ve sen aç kalmayın! Yemeğinizi yiyin. İkinizi de öpüyorum.”
Aslı içki şişelerini buzdolabına kaldırdı. Balıkların çok azını ızgaraya yerleştirdi. Mama sandalyesini masaya çekti. Fazla tabakları da kaldırdı. Pişen balıkları ayıklayıp, Ege’nin tabağına koydu. Eline çatalı verdi. Kendisine bir bardak şarap doldurdu. Ege’nin su
bardağına kadehini değdirdi.
“Haydi, Ege, bu akşam senin ilk çatal kullanmanı kutlayalım. Yarın akşam da babanla kutlarız.”
Karşı tepelerin ardından ay göründü. Yıldızlar daha mı parlaktı ne? Ay ışığı çirkinlikleri, vefasızlıkları, yalnızlıkları örter. Daha yaşanası bir görüntü yaratır. Yüzündeki bulutlar dağıldı.
Aslı, müzik setine Vivaldi’nin Dört Mevsim Senfonisi’ni koydu. “İzmir’i ilk kuranlar Amazon kadınlarıymış. Hiç bir şeyden yılmayan, korkusuz kadınlarmış. Şehir kuracak kadar cesur! At üstünde Karadeniz’den buralara kadar gelmişler. İçimde her zaman güçlü bir direnç var benim. Yaşamı güzelleştirmek için daha pek çok şey yapabileceğimi hissediyorum. Vivaldi müziği gibi renkli ve canlı bir yaşam yaratmak için… Herkesin yaşamını güzelleştirmek… Toplumun her kesimini huzurlu, sağlıklı, varlıklı, eğitimli kılmak için… Kültür ve sanatla yüklü geçen bir yaşam yaratmak için… Belki tiyatroyu yaygınlaştırıp, müzik eğitimini geliştirerek daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlayabilirim!” Aklından bunlar geçince her zaman huzur duyardı.

“Ege, balıklarını bitir de sana, Pınarbaşı’nda doğan İzmirli Homeros’un, Manisa tepelerinde yaşayan sevgilisine her gece gidişinin masalını anlatayım.”

Dağ meltemi, Karşıyaka sahillerine tepelerin çimen, çiçek kokularını getirirken ay, tüm görkemiyle yerini almıştı. Sulara yansıyan ışıklar, gümüşten bir yol oluşturarak denizin üzerinde parıldayıp gidiyordu. Körfezin iki kıyısı da ayın aynasında, bu gece kendini seyre dalmıştı. Beş bin yıllık Smyrna(Simirna), antik çeşmesinden su dolduran gemicilerin, ay ışığında yelken açacak gemilere doğru gidişini anıyordu. Onlara mendil sallayan, uzun etekleri rüzgârla uçuşan, örgülü saçlı Smyrna güzellerini düşlüyordu. Bin yıllar önce, anfora(şarap testisi) yüklü yelkenliler, İyoya’nın zeytinyağlarını, şaraplarını, buğdaylarını Akdeniz’in tüm limanlarına taşırdı… Şimdi, körfez vapurları son seferlerini yapmaya hazırlanıyordu. Aslı, kucağındaki oğluna, birbirinden güzel Homeros masallarını anlatırken uyuyakaldı.
Uğur, kapıdan sessizce girdi. Balkonda, masa başında uyuyup kalmış karısını ve oğlunu gördü. Yüzlerine vuran ayın ışığı, yıldızlarla iş birliği etmişti. Bu güzelliği seyre daldı. Ay, batmayı unutmuştu… Yıldızlar, başka balkonları aydınlatmayı düşünmedi bile… Uğur, önce oğlunu kucaklayıp usulca yatağına yatırdı. Sonra Aslı’yı uyandırmaktan korkarak yanağını okşadı. Üzerlerine ince birer pike örttü. İkisi de deniz, akasya, çimen, yosun ve sümbül kokuyordu… Yıldızlar, bu gece Karşıyaka’ya inmişti...