Şiir, halk, devlet ve sağlık kelimelerini bir arada düşündüğümüzde Kanûnî Sultan Süleyman’ın;

“Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”

Beytini çoğumuz hatırlarız. Sultan Süleyman’ın bu beyitte vurguladığı gibi insan hayatının en değerli unsuru şüphesiz sağlıktır.

Yürekleri hoplatan yayılma hızı ve ölüm oranıyla Korona virüs hayatımızı etkilemeye devam ediyor.

Bilindiği üzere salgın hastalıklar insanlık tarihi kadar eskidir.

Dünya salgın hastalıklar tarihine baktığımızda dünyayı sarsan en büyük salgın hastalıklardan birinin Batı’da “Kara Ölüm” olarak adlandırılan veba
olduğunu görüyoruz. Kara ölüm 14. yy.’ın ortalarına doğru yaşanır. Bu hastalık da tıpkı korona virüs salgını gibi o dönemde Çin ve Orta Asya’dan başlayıp tüm dünyaya yayılmıştır. Uzmanlar o günün veba hastalığını günümüzde Çin’in Wuhan kentinden yayılmaya başlayan korona virüsüne benzetiyorlar.

Veba salgını Osmanlı İmparatorluğu’nu da kasıp kavurmuş, İstanbul ve İzmir gibi iller başta olmak üzere diğer şehirleri de perişan etmiştir. Veba
salgınlarının Osmanlı’yı ne denli etkilediği bir halk şiirine şöyle yansımıştır:

"Gitti koç yiğitler ağlar anası
İş Mevla’dan geldi, nedir çaresi
Sağ u sol yanında veba yarası
Kudret hançerini vurdu bu sene"

Klasik şiirimizde veba hastalığı “tȃun” olarak geçer. Tȃun sözlükte;

“1)Veba denen dehşetli bir bulaşıcı hastalık. Bu hastalıkta lenf bezlerinde hâsıl olan yumruların her biri.

2) Salgın ve ölümcül hastalık.” olarak tanımlanır. İslam kaynaklarında Hz.Muhammed'in, Tebük’te iken, Şam taraflarında bir yerde tâun
(veba) hastalığının ortaya çıkmış olduğunu duyduğunu ve bunun üzerine ashabına hitaben:

“Bulunduğunuz herhangi bir yerde tâun zuhur ettiği zaman oradan çıkmayınız, kaçmayınız; tâun zuhur eden yere de sakın yaklaşmayınız!” diye
buyurduğunu yazmaktadır. ( Sahih-i Müslim, c. 4, s. 1737-1738.)

Klasik şiirimizin sosyal hayatla sıkı bir bağlantısı olduğu artık malumunuz. Dolayısıyla klasik şiirimizde sağlık-hastalık, dert-derman, ilaç-tabip
kavramlarının şiirde çeşitli boyutlarıyla işlendiği görülür. Aşk tabiplerin çare bulamadığı dermansız bir hastalıktır ve klasik şiirin nerdeyse esas felsefesini oluşturur.

Klasik şiirimizde doktor, tabip, hekim çoğu zaman sevgilidir. Aşık ise hastadır. Aşık, aşkı dolayısıyla çeşitli hastalıklarla mücadele etmek durumunda kalır. Bu hastalıkların dermanı da “vasl” yani kavuşmadır. Şiirde söz konusu olan aşk, beşeri bir aşkı işaret edebileceği gibi bu ilȃhi aşk da olabilir. Çünkü mutasavvıflar aşkı ikiye ayırır. Birincisi mecazi aşktır, ikincisi ise ilahi aşktır. Aşk, insan yaratılışındaki güzellik ve varlığın temelidir. Çünkü insan “Ahsen-i takvim” üzere yaratılmıştır. Bu durum “Tin” suresindeki ayette şu şekilde geçer: “Lekad halaknâl insâne fî ahseni takvim” (Biz, insanı ahsen-i takvim üzere yarattık.) Ahsen-i takvim; yaratılış itibariyle olabilecek en mükemmel surette yaratılmış demektir. Allah “Hüsn-i mutlak”tır. Hüsn-ü mutlak ise tek güzellik, güzelliğin tartışılmaz olanına ve kaynağına sahip olan anlamındadır. Dolayısıyla aşkın temelinde güzellik ve o güzelliğe yani hüsn-ü mutlağa ulaşmak vardır. Bu durumda da Allah’tan başkası sevilmez, tıpkı Allah’tan başkasına ibadet edilmediği gibi. Bu bağlamda biz de bugün “Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak” diyen ve yedi ulu ozandan biri olan Fuzuli’nin aşağıdaki beytini yorumlayalım:

“Aşk derdiyle hôşem el çek ilâcumdan tabîb
Kılma dermân kim helâküm zehri dermânundadur”

(Ey doktor! Ben aşk derdinden memnunum. Beni iyileştirmekten vazgeç. Derdime derman arama. Çünkü, beni öldürecek olan zehir senin ilȃcındadır.)

Doktorların çare bulamadığı tek dert aşktır. Hatta doktorlar çare bulsalar dahi ȃşık bu ilȃcı istemez. Çünkü derdinden memnundur. Zira ȃşığa göre ona güç veren, onu ayakta tutan, yaşadığını hissettiren şey derdin yani aşkın kendisidir. Derdinin ilȃcı da yine derdinde gizlidir. Çünkü ȃşığın yarası iyileşirse sevgiliyi anmayacak, hatırına getirmeyecek, ondan uzaklaşmış olacaktır. Aşık; “Yarabbi, lütfun da kahrın da hoş diyen ȃşıklardanım. Ben Kabe’de “Bana Leyla’yı unuttur!” diye dua etmek yerine “Derdimi arttır!” diyen bir kalbin sahibiyim. Şikayet etmediğim ve artık gönlümün de ayrılmaz bir parçası olan derdime dokunma. Derdim vuslata ereceğim yoldur. Çarem, derdimde gizlidir. Ben senden gelen her derdi başım gözüm üstüne kabul ettim, diyenlerdenim.” der. Kısacası ȃşığın aşkının temelinde yatan o hüsn-ü mutlağa kavuşmaktır.

Bu bağlamda ben de;

Korona günlerinde “sevgiliyi” bol bol anmanızı diliyorum.

Korona sizden ve sevdiklerinizden uzak olsun!...