Ahmet Kaya,  “Kendine İyi Bak” şarkısının bir dizesinde “Bir menekşe kokusunda seni aramak var ya” der.  Dağ menekşelerini bilemem ama salon menekşelerinin kokusu olmaz. O  halde   neden bir sevgiyi menekşe kokusunda aramış olabilir ki?

Kim bilir belki  o sevginin imkansızlığını anlatmak istemiştir. 

Kim bilir belki de çaresizliği…

Tıpkı daha önceki dizelerde “Bir bebek özleminde seni aramak var ya” sorunsalı gibi…

Sizlerin de bildiği gibi sanatın kökeninde geçmiş inançların ve toplumların düşüncelerinin etkisi vardır.

Kybele (Kibele) yi hatırlarsınız. Hani şu Anadolu’nun bolluk ve bereket tanrıçası olan, oldukça yapılı, etine dolgun, oturan kadını figürü. İşte bu Tanrıça Kybele, yakışıklı Attis’e ȃşık olur. Attis, Kybele'ye sadık kalacağına söz verir. Ancak  delikanlı  sözünü uzun süre tutamaz. Bir peri kızına ȃşık olur. Haliyle Attis'e büyük bir aşkla bağlı olan tanrıça Kybele buna hem çok üzülür hem de çok öfkelenir. Hıncını almak için onu delirtir. Attis, bu delilikle  kendini hadım eder ve sonunda ölür. Attis’in kanının döküldüğü yerden menekşeler çıkar. Kybele, Attis’in bedenini toprağa gömer. Ancak Attis’in ölümü onu çok üzmüştür. Zeus Kybele’nin üzüntüsünü hafifletmek ister. Attis’in bedeninin çürümesine engel olsun diye gömüldüğü yerde bir çam ağacı yeşertir. Attis’in saçları uzamaya devam eder.  İşte bu yüzden çam ağaçları yaz kış hep yeşildirler. 

Birçok antik toplumda saç erkek için gücün;  kadın için de doğurganlığın ifadesi idi. Erkeklerde gücü simgeleyen saç, İncil'de Samson ve Dilayla'nın aşkında anlatılır. Bu anlatıda Samson, İsrailoğulları'nın lideri olarak Tanrı tarafından seçilmiştir. Onun hiç kesmediği uzun saçları ona doğaüstü güçler verirdi. Onun bu sırrını bilen tek kişi ise aşkı Dilayla idi. Ancak Dilayla, bir gün sevdiği adama ihanet ederek düşmanları ile casusluk yaptı ve bir gece onun saçlarını kesti. Böylece onun tüm gücünü çaldı. Bu, onun düşmanları tarafından yakalanabilmesinin tek yoluydu.

Samson’un, İslami inanışta İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden biri olduğu rivayet edilir. Peygamberler tarihinde Şemsûn diye  zikredilir. 

Bu bağlamda, menekşe klasik şiirimizde sevgilinin saçları ile birlikte anılır. 

Dağıt menekşe saçları gül yanak üstüne
Saçgil abir u amberi gülzâre ey sabâ (Ahmedi)

(Menekşe gibi saçlarını gül yanağının üstüne dağıt. Ey sabah rüzgarı, güzel kokuları gül bahçesine saç!)

Bununla birlikte Nazım Hikmet, Piraye için yazdığı şiirlerin birinde şöyle der;

Burnumun dibinden gelip geçti de yaz, 
ben, bir demet mor menekşe olsun 
                                               getiremedim 
                                                                 sana! 
Ne haltedek, 
      dostların karnı açtı 
                           kıydık menekşe parasına!

 Onun sevgilisine kavuşmasına engel her ne kadar sosyal sebepler olsa da; Piraye sonsuz bir sadakat ve sabırla Nazım’ın çilesine ortak olmuş, durumundan bir kez olsun şikȃyet etmeden, senelerce onu beklemeyi sürdürmüştür. İki ȃşık gönüllerindeki özlemi mektuplar yazarak bastırmaya çalışmıştır.

 Mustafa Kutlu’nun  “Menekşeli Mektup” adlı hikȃyesinde de anlatı kahramanı olan postacının; evliliğinde, terk edilmesinde hatta âşık olmasında hep bir çaresizlik söz konusudur. Başından talihsiz bir evlilik geçen postacı yıllar sonra kendisinden oldukça küçük bir kadın ile ikinci evliliğini yapar. Eşine farklı bir aşk ile bağlanan postacı ona el sürmez. Çünkü şehvani arzunun peşinde değildir. Hikayede şu cümleler bize bir taraftan postacının kıza karşı duygularını ifade ederken; diğer taraftan Attis’in durumunu çağrıştırır:  “kızı bir nihavent şarkı, bir pul, bir çiçek gibi demiyelim de başka  türlü bir aşk ile seviyordu. (s.18)” “Ulan bu adam iktidarsız mı? Böyle estetik ve platonik numaralar çekerek kendi ayıbını örtmeye çalışıyor… (s.18-19)”  Bununla birlikte postacının deruni duygularla bağlı olduğu eşi, eski sevgilisini unutamamıştır ve  ilk fırsatta ona kaçar. Eşinin onu terk edişi postacının içine kapanmasına ve onun  daha da karamsarlaşmasına sebep olur. Bu arada postacı, işi gereği sürekli mektup götürdüğü evlerden birinde İncila Hanım ile tanışır. İncila Hanım,  Almanya’ya yerleşen eşi Ahmet Ferit Bey’in hasreti ile yanıp tutuşmaktadır. Her hafta İncila Hanım’a eşinden geldiği anlaşılan menekşe pullu mektupları götüren postacı hem hayal dünyası hem de içinde bulunduğu durum sebebiyle  İncila Hanım’ı kendisini terk eden yaşça küçük eşinin yerine koyar. Bir süre sonra İncila Hanım’a eşinden gelen mektuplar kesilir. Bu sebeple İncila Hanım aklını yitirir. Âşık olduğu kadının üzülmesine dayanamayan postacı, bu işin izini sürmek için Almanya’ya gider. Orada Ahmet Ferit’in bir kadına tutularak onunla kaçıp gittiğini ve her hafta yazılan mektupların ayrılığın ne olduğunu iyi bilen Ahmet Bey’in bir Alman komşusu tarafından yazıldığını öğrenir. 

Hallk  arasında anlatılan  bir bahar söylencesinde  ise çok eski zamanlarda iki kır çiçeği birbirine âşık olur. Her bahar diğer  çiçeklerle  birlikte  açan  bu  iki kır çiçeği,  bir sonraki sene kışın  açmak  için  sözleşirler.  Kış  gelir. Her  yer  karla  kaplı  iken çiçeklerden  biri karların  altından  başını  çıkarıp  çiçek  açar. Ancak sevgilisi ortalıkta yoktur. Soğuk ve  kar içinde bekler. Etrafı gözetler  ama sevgilisi bir türlü  gelmez. Ümidini yitiren çiçek bir süre sonra üzüntüsünden boynunu eğer ve soğuğun şiddetine daha fazla dayanamayarak hayatını kaybeder. İnanışa göre sözünü tutarak her kış açan çiçeğe kardelen, vefasız ve güvenilmez olana da hercai menekşe denir.

Bu konuda besteleri, kıvırcık saçları ve gitarıyla Kayahan’ı ve onun  “Mahsun Mor Menekşe”sini anmadan olmaz. Onun dizelerinde mor menekşe akşam vakti, pencerede, yorgun rüzgarın esintisine gözyaşlarıyla eşlik eder. Kayahan… Şarkılarının her dizesinde aşka yenik düşmüştür ama umutludur. Onun her notasında ise bin bir neşe vardır. 

Menekşe kokusu bağlamında Ahmet Kaya’yı anarak başladığımız yazımızı, Kayahan’ın bu güzel şarkısı ile onu anarak noktalayalım. 

Sağlıcakla kalın, kendinize iyi bakın!