.

Daha biz küçücük bir çocukken, merakla kendimizi ve dünyayı tanımaya çalışırken sürekli ne olmamız ve nasıl olmamız ile ilgili yorumlar duyarız. ‘’Zarar görmemek için güçlü olmalısın’’ ‘’bunu yaparsan sevilmezsin’’ ‘’ancak bu meslekleri seçersen para kazanabilirsin’’ ‘’uyumlu olursan herkes seni sever‘’ ‘’rakiplerini ezmezsen başarılı olamazsın’’‘’ saygı görmek için ciddi olmalısın’’ ve daha bir sürü neden sonuç ilişkisi, kalıp ve projeksiyon etrafımızı çevreler. Kimse bize ’’Sen kimsin?’’ ‘’ Seni ne mutlu eder?’’ diye sormaz. Bizlerde kendimizi tanımadan, ne istediğimizi bilmeden,bunları gerçeğimiz kabul edip bunlara göre kendimizden bir BEN yapmaya çalışırız.

Büyürken, kabul edilebilir bir birey olmak adına yetiştiğimiz ortamın onaylayıp takdir edeceğine inandığımız, olmak istediğimiz bir BEN tanımı geliştiririz. Yıllarca belki de bir ömür boyu kendimizi bu kalıplara uygun bir BEN yapmak için çabalarız. Başarılı bir iş adamı/kadını, herkesin sevdiği bir birey,saygı duyulan bir kişi, güçlü bir kişilik, takdir edilen bir eleman, mutlu bir ailenin parçası, herkesin korktuğu bir güç, insanlara yardım eden birmelek olma çabası içinde çırpınız dururuz. O kadar çok isteriz ki o tasarladığımız BEN olmayı, ona ulaşmaya çalıştıkça her geçen gün kendimiz olmaktan uzaklaşırız. Kendimizi, kendimize yabancı, başkalarının hayatını yaşarken buluveririz.

‘’ Ben kimim ?’’ ‘’Ben nasıl mutlu olurum ?’’ ’’ Ben ne yapmak istiyorum? ‘’Diye sormak bir kez bile aklımıza gelmez. O kadar inandırırlar ki bizi söylediklerinin doğru olduğuna, toplum tarafından onaylandığımız takdir edildiğimiz sürece doğru yolda olduğumuzu düşünürüz. O yoldan çıkarsak yanlış bir yola gireceğimizi düşünürüz. Bize doğru diye öğretilenlerin dışına çıkarsak kaybedeceğimizi ya da yargılanacağımızı zannederiz.Kendimize o kadar yabancılaşırız ki kendimize ne istediğini sormaktan korkar hale geliriz.

Oysaki kendi özümüzün benliğimizin talep ettiği şey nasıl bizim için yanlış olabilir ki? O kadar korkarız ki benliğimizi dinlediğimizde yanlış olmaktan ve yargılanmaktan onu duymazdan gelir söylediklerini arka bahçemize saklarız. Sonra da üstünü sımsıkı örteriz. Bazen bir meltem eser, bazen fırtına çıkar ve arka bahçemizde sakladıklarımızın üstü aralanacak gibi olur. Hemen endişeye kapılırız ya da birileri bizi uyarır ve usulca açığa çıkanların tekrar üstünü örteriz. Çünkü onlar ortaya çıkarsa hayatımızın alt üst olacağından korkarız. Çünkü onlar ortaya çıkarsa düzenimiz bozulacaktır. Mutsuz da olsak, yaşamaktan zevk almasak da düzenimizin bozulmasından iyidir. ‘’Nasılsa mutsuzluğu da alışıyor insan’’, ‘’en azından güvendeyiz’’, ‘’Herkesin durumu kötü ‘’ ‘’En azından bir maaşımız var’’ ‘’Varsın hayattan da zevk almayalım‘’ ‘’Zaten herkes mutsuz’’

Bulunduğumuz durumdan mutsuz da olsak, sahip olduğumuz şartlardan vazgeçemez hale geldik. Her şeye bağımlı; kendimizden, doğadan uzak bireyler olarak başka alternatifimizin olmadığına inandık. Bu dünyanın kuralı böyleydi ve uymazsan yok olurdun. Hayatımızın üstünün bizim tek gerçeğimiz olduğuna o kadar çok inandırdılar ki hayatımızın alt üst olması en çok korktuğumuz şey oldu.

Ya hayatımızın altı üstünden daha güzelse? Ya arka bahçemizde bizim için bize hazine gizliyse? Ya asıl sihir kendi içindeyse? Ya gerçekten kendimizden,onun isteklerinden korkmamıza gerek yoksa? Ya asıl gerçeğimiz kendi içimizde gizliyse?

Kendinle tanışmaya ve kendi gerçekliğini yazmaya hazır mısın?

Sen kimsin?

Hangi işi yapmak seni neşelendirir?

Sen nasıl mutlu olursun?

ÖZGÜL ÖZDEMİR

ACCESS BARS FACİLİTATOR

PROFESYONEL KOÇ