Dönüş nine, tahta kapıdan girdi. Karlarla beraber buz gibi bir rüzgâr da taşlığa savruldu.
Yerler bembeyaz oldu. Siyah mantosuyla atkısının karlarını temizledi. Hemen kış odasına girdi. Köşedeki kuzineyi yaktı. Kuru odunlar çabuk tutuştu. Yorgun dizlerini ovdu, ısıttı.
Ihlamur koydu çinko demliğe. Üstüne sıcak su döktü, ateşten çekti. Bekledi, demlensin diye...
“Dönüş nine! Dönüş nine huu!” Güm, güm diye kapı vuruldu. "Sürgüledim galiba açamadılar. Kim olur bu saatte?"
Dönüş, daldığı hayallerden sıyrıldı. Gitti kapıyı açtı. Helvacıların Zehra ile kızı.
Kollarının altında birer bohça vardı.
“Dönüş ninem, düğünümüz var. Sana dikiş getirdik. Nasılsın, iyi misin? Ver elini öpeyim. Kızımı tanıdın mı? Doğumunda sen de vardın hani. On altısına bitirdi. Kızı verdik biz.
Çeyiz işimiz çok. Sana da dikişleri getirdik. Dikiver ninem, şurada komşuyuz. Başka terzi aratma bize.”
“Ah kızım, yardımcılarım evlendi. Yenisini bulmak zor oldu şimdi. Kızımla damadım da bugün İzmir' e gitti. Çok yalnız kaldım. Dikemem. Yetiştiremem.”
“Düğün bahara Dönüş ninem. Hiç gülsüz düğün olur mu? Hele mayıs gelsin, güller açsın... Geline gül takmadan hiç olmaz! Daha kışın ortası, dikersin yavaş yavaş. Sen yetiştirirsin.”
Ihlamuru cam bardaklara doldurdu Dönüş. Sessizce oturdu.
“Demek on altı yıl oldu öyle mi? Havva'mı o kış gelin ettik. Baharı bekleyemedik.
Duvağına gül takamadık!”
“O günler çok acı günlerdi Dönüş ninem. Savaş vardı. Düğünler hep acele oldu, sessiz oldu. Şenliksiz oldu. Benim düğünüm de öyle... Ama Havva ablam ne güzel kızdı.
Buralarda öyle kız yok. Beyaz yüzlü, sürmeli gözlüydü. Saçları ışık vurmuş gibi parlardı.
Onun saçlarını örelim diye mahallede kızlarla yarışırdık.”
Kızı Havva, daha genç bir kız o zaman. Dönüş bütün mahallenin dikişlerini dikerdi.
Bursa ipeklisi, şal kumaşlar, satenler, kadifeler... Gelinlere, damatlara, çocuklara boy boy, desen desen yeni giysiler hazırlardı. Elle çevrilen dikiş makinesini evin girişindeki taşlığa yerleştirir, hem türkü söyler hem dikerdi. Biçkileri kendisi biçer, makinelerini çeker, el dikişlerini, düğme, ilik işlerini işçi kızlarına yaptırırdı. O zaman dikiş öğrenmek, Dönüş gibi ünlü terzi olmak isteyen, çok genç kız vardı.
“Dünya Savaşı’na Osmanlı girdi,” dediler. Üvey oğulları Yemen'e gitti. Kocası çoktan ölmüştü. Dönüş, evini geçindirmek için var gücüyle dikiş dikti. Köydeki tarlalar ortakçıya verilmişti. Tarlaları işleyenler buğday, nohut, soğan, ne getirirse ona razı olurdu. Nasılsa işlemeye ne gücü yeter, ne de gidebilirdi.
Üvey oğulları, Yemenden en geç dönen gaziler oldu. Uzun zaman yaşamadıkları sanılmıştı. İngiliz'e esir düşmüşler. Birinin kolu yoktu. Öbürünün aklını eskisi gibi
toplayamadığını gördüler. İşkence gördüğü söylenirdi. Geceleri kâbuslar görür, hep uykusunda bağırır olmuştu. İnsanlardan korkuyordu. Gün boyu kırlarda gezer, insandan kaçar olmuştu. Canı isterse konuşur, istemezse konuşmazdı.
Şehitler, evlerin bütün neşesini alıp götürdü. Gaziler, büsbütün yaraya tuz basmıştı.
Geriye dönenler ya bedeni yarım ya da aklı yarım dönmüştü. Daha acılara alışamadan yeni haberler yayıldı. İzmir'e Yunan asker çıkarmış. Afyon'a da gelecekmiş... Afyon yasa büründü.
Her akşam, evde, oğulları Ankara'ya, Kemal'e asker gitmeyi konuşur olmuşlardı. Kuvayı Milliye kulaktan kulağa duyulmaya başladı. Yemen'den dönen oğulları birden canlandılar, ateşlendiler, aslan kesildiler. Ellerinden gelse, evdeki yeni yetişen iki oğlan kardeşlerini de alıp,
kanatlanıp Ankara'ya varacaklardı.
İşte, o sırada kızını da acele evlendirdiler. Komşu Rumlar, paskalya çörekleri getirdiler, çok sevdikleri, birlikte düğünlerde oynadıkları Havva'ya. Terzi Dönüş de, az dikişlerini dikmemişti Rum komşularının. Şimdi çekine çekine gelmişlerdi gelini görmeye. Onlar da tedirgindi. Bunca yıllık komşuluğun soğumakta olduğunu hissediyorlardı. Birbirlerinin doğumuna, düğününe, acı ve tatlı gününe karışmış, koşmuşlardı. Şimdi, sonu belli olmayan, zor günler bekliyordu onları.
Önce, Dönüş'ün büyük oğulları, şahinler gibi uçarak gittiler Kemal Paşa'nın yanına, Kuvayı Milliye’ye... Sonra, küçük oğulları ve damadı... Şimdi Dönüş, koca evde tek başına kalmıştı. Yine dikişler dikti komşularına. Rum komşularının doğumlarına, hastalarına koştu. Yunan işgalinde geçen ağır kışlar, çekilen gaz, yakıt, yiyecek sıkıntısı; Dönüş'ün tek kişilik evini bile derinden sarsıyordu...
Bir gün, kapı bilmediği dilde bağırmalarla çalındı. Şiddetle dövülmeye başladı. Dönüş, mantosunu giydi, örtüsünü başına sımsıkı bağladı. Kapıyı açtı. İçeriye beş altı asker ve bir subayla tercüman girdiler. Yunanlı subay söylüyor, tercüman Türkçeye çeviriyordu:
“Evinde silâh saklıyormuşsun! Nerede silahlar?”
“Oğulların Ankara’da Kemal'e asker gitmiş doğru mu?”
Subay bağırmayı sürdürdü:
“Silâhlar nerede? Söyle bize!”
Sorular, bağırmalar, tartaklama dozunu arttırarak sürüyordu. Dönüş, kolunu askerin elinden kurtardı, hızla yandaki bölmeye girdi. Elinde kazma kürekle çıktı. Şimdi sıra onundu.
Bütün gücünü toplayarak, kazma ile küreği yere vurdu. Avazının çıktığı kadar bağırmaya başladı:
“İşte size kazma ve kürek. Evimi yıkın! Beni öldürün! Oğullarım Kemal’de asker. Bu topraklar bizim. Asıl sizin ne işiniz var, evimde ve vatanımda!”
Kazma yere inip kalktıkça Dönüş'ün sesine daha ürkütücü bir güç katıyordu. Askerler beklemedikleri bu direnişten korkarak duvar kenarlarına çekilmişlerdi.
Birden tahta kapı hızla açıldı. Tahta kapı hızla duvara vurunca duvarlar sallandı eski evde! İçeriye Rum komşusunun oğlu Pavlos girdi. Kendi oğullarıyla yaşıttı. Dönüş, annesi ölünce Pavlos'u oğullarıyla aynı beşikte sallamıştı. Aynı çorbayı yedirmişti oğullarıyla Pavlos'a. Şimdi yayılmacılar güvenlik sorumlusu yapmışlardı onu!
Pavlos koştu. Dönüş'e sarıldı:
“Anaaa,” dedi. Elinden kazmayı küreği aldı... Gelenlere bağırdı. Hepsi birer birer çıkıp gittiler. Bir daha bu eve girmeye kimse cesaret edemedi. Pavlos, Dönüş’ün sırtını sıvazladı, başı önünde kapıdan en son o çıktı.
Kış bitti. Dönüş makinesini yine bahçedeki asmanın altına kurdu. Şimdi artık eskileri kesip biçiyor, elde son kalanlarla çocukları, büyükleri giydiriyordu. Kimsenin sandığında, ambarında bir şey kalmamıştı. Hünerli elleri yoktan var etmeye uğraşıyordu. Her gelenin işini kolaylaştırıyordu. Kırlardan toplanan otlar hamurun içine konup çok az yağ ile bazlama oluyor, çocukların yüzleri gülsün diye... Ağaçlardan toplanan meyveler kaynatılıp, pekmez yapılıyordu, yine hastalara ve çocuklara…
Büyükler, sabrın ve direncin en güzel örneklerini gösteriyorlardı. Ellerinde ne varsa gizlice Ankara'ya yollanıyordu, askerler için... Yatak ve yastıkların yünleri eğriliyor, çorap,kazak örülüyordu. Sonra geceleri, yola çıkan gözü pek insanlarla, dağ yollarından cephede savaşanlara yollanıyordu. Ne kadar çok asker elbisesi onarmıştı Dönüş!
“Kardan ve soğuktan korusun çocuklarımızı Tanrım, bu elbiseler,” diye dualarla torbalara yerleştirmiş, saman arabalarına saklayarak göndermişlerdi cepheye.
Kızı girdi kapıdan, kucağında çocuğuyla. Dönüş daldığı düşlerden silkindi. Gençleri ve çocukları gülerek karşılardı, yüreği kan ağlasa da. "Onların yüreği tül gibi incedir. Bu acılara dayanamazlar,"diye düşünürdü her zaman.
“Anne bak! Kızım yürüyor. Babasını, dayılarını koşarak karşılayacak. Bizimkiler kazanmış anne! Askerlerimiz bugün yarın Afyon'a girer dediler yolda. Düşman bozulmuş, kaçıyormuş.”
Dönüş, torununu kucakladı. Havaya kaldırdı. Gül ağacının altına götürdü. Güllerin arasında tuttu torununu. İkisinin de yüzüne, gözüne gül yaprakları döküldü.
“Kızımın başına güller takarız. Bir güzel giydiririz. Yollara düşeriz.”
“Anne bu yıl hiç gülü bitmedi bu ağacın. Tomurcuk yüklü hâlâ.”
“Güller de düğün eyler kızım. Yüreğim gibi. Sen güzel haberler getirdin. Tanrıya şükürler olsun.”
Gözlerinden seller gibi yaşlar boşandı. Hem kızına hem torununa sarıldı. Pavlos aklına geldi.
“Biz sevinirken, o garip çocuk ne yapar? Babası da yok artık. Şimdi bir başına kaldı.”
İki kadın telâşla koşarak evden çıktılar. Köşede Pavlos'la karşılaştılar. Çok bitkindi.
Pavlos anahtarını uzattı.
“Ana, geri dönemem bundan sonra. Hoşça kal, hakkını helâl et.”
Gözleri büsbütün buğulandı. Çok mahzundu, ayakta zor duruyordu. Dönüş üzgün şöyle dedi:
“Sizinkiler iyi etmedi oğul. Hem size, hem bize boşuna çok acı çektirdiler. Bundan sonra da yaralar zor sarılır. Siz orda, biz burada daha çok acı çekeriz.”
Dönüş'le Havva, evde son kalan ekmekleri ve kuru üzümleri bir bohçaya koydular.
Pavlos'un eline verdiler. Hızla köşeyi döndü ve gözden kayboldu.
Bu kış ağır bir zatürreden hastalanmıştı Havva. Dönüş, üzüntü ve çaresizlikten kızının öleceğini sanmıştı. Onca yokluk ve acı varken bir de kızı hastaydı. Dünürünün yağhanelerini de yakmıştı Rumlar. Şimdi iki aile birbirlerine dayanarak, ayakta kalmaya uğraşıyorlardı.
Yanında demir yollarının Fransız doktoru ile Pavlos sessizce geldi bir gün. Afyon Tren istasyonu, Fransızların elindeydi. Bu doktorun ünü çok duyulmuştu, o yıllarda.
Yüreklerindeki ağırlık kalktı birden. İğneler yaptı doktor. Günlerce eve gelerek hastayı iyileştirdi. Pavlos, ne doktor ne de ilâç parası verdirmedi. Hep başı eğik gelirdi. İki arada ezildiği belliydi!
Un tenekesini çıkardı Dönüş.
“Yarına hazırlık yapmalı. Önce odun bulmalı. Şu merdiveni kıralım. Beni uzun zaman idare eder.”
Ertesi gün mahalle bayram yerine döndü. Gelen askerlere sarılıp ağlayanlar, kapısının önüne testiyle su koyanlar, yorgun askerlere tas tas su verenler, sarma sigara,
tütün, kâğıt koşturanlar. İnsanlar sevinç içinde, yorgun ama gururlu askerlere sarılıyor, kurtuluş sevinciyle gözyaşları döküyordu.
Dönüş, yaptığı bazlamaları her geçen askerin eline tutuşturmuştu. Sonra asma çardağının altına geniş güzel sofrasını çıkardı. Yıllardır bu sofranın çevresine oturmayı
unutmuştu. Yüreği kuş gibi çırpınarak, evde ne bulduysa taşıdı, sofranın üzerine dizdi.
Bazlamalar sıcak dursun diye yeniden kalın örtülere sardı. Başını kaldırdı. Güllere baktı. Son tomurcuklar da açmıştı. Gökyüzünde bir tek bulut yoktu. Dupduru, masmavi gökyüzü; cömert, kucaklamak, korumak ister gibiydi insanları. Dilinde dualar, iyi dileklerle oğullarını beklemeye başladı.
 

Kurtuluş sevinciyle günler ayları, aylar yılları kovaladı. Yunan kaçarken yakıp, yıkıp gitmişti. Yangın yerini diriltmek için sağ kalanlar gazilerle birlikte canlarını dişlerine takıp çabaladılar.
Damadı girdi bir gün kapıdan:
“Ana, Mustafa Kemal Paşa, Millet Mektepleri açmış. Okuyup yazma öğrensin halkım demiş. Yedi düveli yenen ulusum, cahilliği de yener demiş.”
“Öyle mi oğlum? Pek güzel demiş, Kemal Paşa. Millet Mektebi' ne de giderim, Halkevi’ne de giderim. Cahil kalmam oğlum. Kalemi almazsak elimize, bir gün yine silâh gerekir bize.”
Okula giden torununu kütüphaneye gönderip kitaplar aldırırdı Dönüş o zamanlar. Ulus gazetesini, Ülkü dergilerini özlemle hatırladı.
Kuzinedeki ateş hafiflemişti. Üşüdüğünü, derin düşüncelerden sıyırılınca anladı.
Odunları atınca alevler hızlandı. Tatlı bir ısı yayıldı odaya. Ihlamur koydu cam bardağa.
“İyi ki öğrenmişim okuma yazmayı. İzmir'e kızıma, torunuma mektup yazarım.
Komşumuz Helvacıların düğününe gelsinler. Şimdiden özledim hepsini,” diye düşündü içinden.
“Ah! Kemal Paşa, Afyon’a toz toprak içinde girdiğin gün, bizi aydınlığa çıkardın. Işıklar içinde uyu.”